<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><rss xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' version='2.0'><channel><atom:id>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833</atom:id><lastBuildDate>Wed, 16 Dec 2009 19:21:53 +0000</lastBuildDate><title>Denizce Düşler...</title><description>İÇİMİZDEKİ MUİNAR'LARI* UYANDIRMAYA...


* "Muinar" adlı romana atıf.  Latife Tekin'e sevgiyle...</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/</link><managingEditor>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</managingEditor><generator>Blogger</generator><openSearch:totalResults>22</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-4845877209670383833</guid><pubDate>Sat, 14 Nov 2009 12:31:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-14T14:36:46.625+02:00</atom:updated><title>GÖZDEN KAÇMIŞ KİTAPLAR</title><description>&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; text-align: justify; font-family: arial;font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 200%;font-size:12;" &gt;Gözden kaçmış olağandışı kitaplar&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: arial;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; text-align: justify; font-family: arial;font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 200%;font-size:12;" &gt;Suzan Samancı/Korkunun Irmağında&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: arial;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 115%; text-align: justify; font-family: arial;font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:12;" &gt;Suzan Samancı Çağdaş Türk Edebiyatının alternatif isimlerinden. Mekân, dil ve “öteki” üçgen sorunsalını en ince ayrıntılarla okura anlatan Diyarbakırlı yazar, kimlik, benlik, kuşatılmışlık, delilik ve travma temalarını Güneydoğu bölgesine odaklanarak olağanüstü hallerle—kaos, terör, baskı ve bireyin üzerinde yabancılaşma ve yıkıcı etkiler—büyülü Diyarbakır atmosferinde anlatır okura.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Özellikle &lt;i style=""&gt;Reçine Kokuyordu Hêlîn &lt;/i&gt;(1993)&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ve &lt;i style=""&gt;Suskunun Gölgesinde&lt;/i&gt; (2001) öykü kitapları Almanca, Flamanca, İspanyolca, İtalyanca ve İsveççeye çevrilmiştir. &lt;i style=""&gt;Korkunun Irmağında&lt;/i&gt; (2004) ise Suzan Samancı’nın ilk romanı. Korku metaforunun gerek kent gerekse kent insanları—özellikle kadınlar—üzerinden işleyen Samancı, kendisini de anlatıcı olarak romana katarak Güneydoğu’nun her türlü olumsuzluğuna karşın yöresel deyiş ve sözcüklerle büyülü –mitik dili ile bir üst-kurmaca çerçevesini yakalar. Ne var ki bu ilk roman, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;çeşitli olumlu eleştiriler almasına karşın çok da göz önünde olamamış ve gerçekte üstünde daha çok düşünülmesi gereken alternatif bir anlatıdır. Yazarın Kürt kimliği, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;dil-kimlik sancısı ve Güneydoğu insanını, kaosu, olağanüstü hal gerçekliğini olağan bir biçimde ele almayıp mitolojiyle bezenmiş büyülü ve şiirsel bir atmosferle okura aktarması geleneksel edebi kalıpların dışındadır. Dolayısıyla bu bağlamda romanın kurgusuna ve Samancı’nın hem dışarıdan ancak çokça da içeriden bakan diline alışmak gerekir. Samancı’nın kurgusu aslında yalınlık ve dolaysız bir anlatımda derin bir yoğunluk ve lirizm içerir. Romanın kurgusu bu anlamda roman karakterlerinin anlatıcı dışında çok da öne geçmemesine zemin hazırlar. Bu ilkin zorlayıcı edebi bir kurgu gibi görünse de yazarın yaşadığı Güneydoğu gerçekliğinin tüm çıplaklığıyla ele alınmasının birincil koşulu olarak görünür.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bu nedenle &lt;i style=""&gt;Korkunun Irmağında&lt;/i&gt; çok da kolay okunamayan, alt metinler, güncel ve siyasi göndermeler içeren katmanlı bir anlatıdır ve belki bu nedenle farklı edebi disiplinler üzerinden hâlâ daha ayrıntılı bir biçimde incelenmeyi bekleyen bir eserdir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: arial;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 115%; text-align: justify; font-family: arial;font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:12;" &gt;Samancı’nın ve aynı zamanda roman anlatıcısının ince ayrıntılarla bezediği “Öteki-leştirmeye”, ötekinin diline, yaşamına çift yönlü yaklaşabilmek, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;özellikle coğrafya, mekân ve dil bağlamında “susturulan”, “korkutulan, “deliren” kadınlara içeriden ve kuramların soyutluğu dışından –pratiklikte-bakabilmek için &lt;i style=""&gt;Korkunun Irmağında&lt;/i&gt; çağdaş (kadın) yazınında göz önünde bulundurulması gereken eserlerden.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: arial;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 115%; text-align: justify; font-family: arial;font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:12;" &gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: arial;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 115%; text-align: justify; font-family: arial;font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:12;" &gt;Gore Vidal/Gayri Resmi Amerikan Tarihi-1876&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: arial;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: normal; text-align: justify; font-family: arial;font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-size:12;"&gt;Gore Vidal &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“Gayri Resmi Amerikan Tarihi” adı altında yedi ciltlik bir dizi kitapta (Burr, Lincoln, 1876, Empire,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Washington D.C, Hollywood, The Golden Age) Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluş tarihini anlatır. Vidal'ın eserleri özellikle günümüz Amerika'sını anlamak için gerçekte büyük önem taşır. Amerikan tarihinin bir aile ve çevresinin yaşadıkları etrafında romanlaştırıldığı bu dizi &lt;i style=""&gt;Düello &lt;/i&gt;ve&lt;i style=""&gt; Lincoln&lt;/i&gt; ile başlar.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Her iki kitap da Türkçeye çevrilmiştir. Şimdi ise bu diziye 1876 çevirisi ile devam ediliyor. 1876’da da tarihe alternatif bir biçimde yaklaşır Gore Vidal. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Hacimli bir “nehir roman” diyebileceğimiz bu dizinin 1876 adlı kitabında ise daha ön planda bulunan bir dizi siyasi olay anlatılır. Bu, General Ulysses Grant'ın ardından başlayan yeni başkanın seçim sürecidir. Bu seçim, Amerikan tarihinde daha sonra birtakım uğursuz olaylar zincirinin ilk halkasını da oluşturur. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Güney eyaletlerinde “şaibeli seçimler hikâyesi” &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ise 1876 yılında başlar.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;1876&lt;/i&gt; tüm ayrıntılarıyla Amerikan imparatorluğunun gerçekte entrikalarla ve yozlaşmış gerçeklerle dolu iç yüzünü anlatan ve tarihsel romana geleneksel kalıpların dışında yaklaşan büyük bir anlatıdır.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Dahası, tarihsel bir üst-kurmaca diyebileceğimiz bir biçimde tarihsel olaylara, siyasi seçime oyunbaz yeni bir bakış açısı ve doğrusal neden-sonuç ilişkisine dayalı olmayan yepyeni bir metinsellik getirir. Gerçekte hem Amerikan tarihinin geçmişini, bugününü ve geleceğini anlamak için Vida’lın &lt;i style=""&gt;1876&lt;/i&gt;’sı geniş bir olanak sağlar okura. Ancak &lt;i style=""&gt;1876&lt;/i&gt;, Türkçeye henüz çevrilmesine ve bu sıra dışı özelliğine karşın gözden kaçmış bir tarihsel romandır; gerek siyasi açıdan gerekse metinselliği açısından henüz çok da incelenmemiştir. Bu durumunun en muhtemel sebebi Vidal’ın birçok siyasi göndermeye hatta Amerikan mitolojisine açık olan dilinin fazlasıyla metafor yüklü olmasıdır. Gore Vidal dilini çözümlemek için sıkı bir Amerikan siyasi tarihi takipçisi olmak da gerekir. Böylece Vidal’ın sözcük oyunlarını, geleneksel Amerikan tarihi içinde bir aile etrafında oluşan alternatif-karşı bir tarihsel roman yazım girişimi daha net anlaşılır. Dahası, Gayri Amerikan Tarihi serisinin Türkçeye çevriliş serüveninde serinin ard arda birbirini takip etmesindeki sürenin de uzaması, okurların &lt;i style=""&gt;1876&lt;/i&gt; ile organik bağlarını zayıflatır. Dolayısıyla olağandışı olarak adlandırabileceğimiz &lt;i style=""&gt;1876 &lt;/i&gt;hâlâ daha derinlikli okunmayı ve incelenmeyi beklemektedir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: arial;"&gt;Seçki: Deniz Gündoğan&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: arial;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; text-align: justify; font-family: arial;font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="line-height: 200%;font-size:12;" &gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-4845877209670383833?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2009/11/gozden-kacmis-kitaplar.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-9057100419872356993</guid><pubDate>Mon, 09 Nov 2009 19:44:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-14T14:33:33.962+02:00</atom:updated><title>SNOW WHITE WITHOUT THE SEVEN DWARFS</title><description>&lt;table style="text-align: left; margin-left: 0px; margin-right: 0px; font-family: verdana; width: 654px; height: 12px;" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr valign="top"&gt;&lt;td&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;           &lt;td&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/td&gt;         &lt;/tr&gt;       &lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;              &lt;span style="font-size:100%;"&gt;Story by: Murathan Mungan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Translation: Yurdanur Salman.&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;br /&gt;Once upon a time, a princess called Snow White lived in a far-off country. But she did not have the Seven Dwarfs. Therefore, her only desire in life was to have the Seven Dwarfs. From morning till night, she would sit at the window praying to God to send her the Seven Dwarfs, and she never gave up expecting them to appear one day. At her door, Princes riding white steeds waited by the thousands; a new one would arrive as the others were leaving, but what was the use? She did not have the Seven Dwarfs to begin with. The Knights and Princes all promised her richess and happiness; they all asked for her hand, and begged and beseeched her, but she would not accept any of them; she scorned all  these early suitors.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;"First I must have my Seven Dwarfs; I should be living with them in a small cottage. I should be cleaning their cottage, mopping the floor for them, washing their dishes and doing their laundry; then the witch should arrive and make me suffer; only after these things happen should you come and rescue me; it is pointless for you to come now!" she would say.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;Knights and Princes were turned away from Snow White’s door empty-handed. Her stepmother was extremely sad because of this; yet she could not do anything to change the situation. However hard she might try, she could not succeed in changing Snow White’s mind. Of course Snow White had a stepmother, too. For in that country, everybody had a stepmother. All the young girls thought their stepmothers had "hearts of stone"; but like all the others, Snow White’s stepmother was only a mother.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;Snow White never got weary of waiting for the Seven Dwarfs. She just withered in front of that window. She would look into the basket of every peddler woman who walked past her house, saying, "I wonder if there’s an apple in here?" But Snow White became tired of taking each elderly woman for an apple seller and checking each basket for a poisonous apple. In the meantime, she kept pleading with her stepmother’s famous magic mirror:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;"Oh, mirror, I beg you, I beseech you; go tell my stepmother to have me sent to the forest to be killed;  get the hunter to have pity on me, to put rabbit’s blood on my clothes... for the sake of my life, go tell all this to my stepmother."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;Days went by and none of these things happened. Snow White was not able to get Seven Dwarfs for herself. Yet her expectations got stronger as they got older: They took root deeper and deeper in her being. Years went by pitilessly; she got older; she turned into an old maid. Finally she completely despaired of ever finding the Seven Dwarfs; she gave up looking for them. And now, Knights and Princes of the good old days did not stop by her door or at her window any more.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;Thus, this particular Snow White could never get into any tale. She never had a tale of her own. And one day, she found herself  quite old, an ugly spinster. She saw that her life had dried up as much as her body. She panicked so much that she became lost in her fear and doubts. On the other hand, she would not give up her tale or her dreams either. Thus, she decided to acquire a new place for herself in the tale. She put her arm through an apple basket and began to go around to cottages in the neighborhood, not minding the rough countryside. She said to herself, "I can always find a Snow White at a window waiting for her destiny, anyway." She thought, "Maybe, in a far off cottage, at a dark window, a Snow White is waiting for me." She wanted, at least, to make her happy, to help make her wishes and dreams come true by giving her the poisonous apple.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;She walked so many miles, she climbed so many hills, she went over so many hills and dales! But no Snow White ever called her to the window. She returned from each cottage, from each gate, empty-handed. All her apples rotted in the basket from their own poison.&lt;a href="javascript:Popup_view('popup_misc.asp?ID=84')"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/db/misc/000084.jpg" align="right" border="0" hspace="15" vspace="15" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;She lost all her teeth; her nose got longer; she grew a hunchback. Her legs became shaky; she developed chronic sciatica and she had rheumatic pains all over her body. Her eyesight got weaker; she became hard of hearing; she had a stoop. All the same, with great perseverance and obstinacy, she went on travelling over hill and dale and through forests, to look for a Snow White that she could get  to bite into one of her apples.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;(Snow White was supposed to fall into a long dreamy sleep until the Knight on a white steed arrived... Whereas, all the tales had fallen into an endless winter sleep.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;In the end, she decided that time had changed everything, and she became unhappy and bitter towards the whole world. She withdrew into her own private corner. She spent heartbroken, disappointed days in poverty and suffering. Nobody had any respect for her ideals any more. Snow White had realized this at last.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;She had sacrificed herself for her ideals. On her deathbed she thought of herself as a heroine — with some shortcomings. She had ventured to live a whole tale all by herself.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;And Snow White died when she was ninety.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;In her small cottage she died as a poor and lonely old woman.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;When she died, the whole country was moved. National Mourning was declared and all the flags were lowered. A big, spectacular funeral was arranged. From seven-year-olds to seventy-year-olds everybody from all over the country came to attend the funeral. All the people shed tears for their Princess.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;At the funeral, the coffin in which Snow White’s body lay was carried by the Seven Dwarfs. Later, the Seven Dwarfs wept at length by her tomb, crying, "Oh, how can we ever live without you!"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="times"&gt;&lt;img src="http://www.turkish-lit.boun.edu.tr/images/transparan_1x1.gif" height="1" width="25" /&gt;The Knights and Princes on white steeds, who could not attend the funeral due to family matters, just sent telegrams extending their condolences.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-size:100%;" class="times" &gt;         &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-9057100419872356993?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2009/11/snow-white-without-seven-dwarfs.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-746303696373288313</guid><pubDate>Sun, 08 Nov 2009 13:36:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-11-14T14:34:09.277+02:00</atom:updated><title>YAŞAR KEMAL'İ OKUMAK</title><description>&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 200%;"&gt;AGAMBEN, KUTSAL İNSAN VE ÇIPLAK HAYAT BAĞLAMINDA YAŞAR KEMAL’İ YENİDEN OKUMAK&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;Yaşar Kemal’in hikâye anlatıcılığı, onun yaşamına tanıklık eden olaylar aracılığıyla arafta yaşayanların evrenselliğini getirir bize. Giorgio Agamben’e göre yaşam, modernite ile birlikte haklar üzerinden alınabiliniyorsa eğer, modern egemen iktidarın yaşamın dışına ittiği ve çıplaklaştırdığı hayatları anlatır bize Yaşar Kemal.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;“Ben seni azıcık tanıyorsam, senin içindeki bu kurt var iken, böyle de depreşip durur iken, sen mecbursun. Köroğlu da mecburdu...”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;“Her insanın içinde bir mecbur kurdu, bir İnce Memedlik, bir Köroğluluk kurdu var. Köroğlu gitti İnce Memed geldi. İnsanoğlunun içinde bu kurt oldukça insanoğlu ne olursa olsun yenilmeyecek...”&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;İnce Memed 3.&lt;/i&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;Yaşar Kemal, “Bir yanım kan içinde, bir yanım düşlerin büyüsündeydi” diyor &lt;i style=""&gt;Yaşar Kemal&lt;/i&gt; &lt;i style=""&gt;Kendini Anlatıyor&lt;/i&gt;’da. Bu özyaşamsal söylem aslında Yaşar Kemal’in bütün eserlerine karabasan-mutluluk-şiddet üçgeni bağlamında yer eder. Yıllar yıllar öncesinde Yaşar Kemal’i önce &lt;i style=""&gt;İnce Memed, Sarı Sıcak ve Dağın Öte Yüzü &lt;/i&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;(&lt;i style=""&gt;Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez otu)&lt;/i&gt;, üçlemesiyle okumaya başladığımda ve bu büyük serüvene atıldığımda, onun öncelikle insan olmanın karmaşıklığını, kimsesizliği, kadersizliği, iki ucu bıçak adaletsizliği, pamuk dokunuşlarındaki binlerce elin acısını Çukurova ve Toroslar'ın yakıcı güneşine ve diline öylesine somut bir biçimde dantel dokur gibi doladığına öylesine hayran kalmıştım. Sonra, &lt;i style=""&gt;Sarı Sıcak&lt;/i&gt;’taki öykülerde Anadolu insanın açlıkla, sefaletle ve maddi manevi olumsuz çevre koşullarıyla nasıl mücadele verdiği Çehov öykücülüğü tadını bırakmıştı bende: “Öteki”nin değil ama içten bir kendinden söz ediş vardır anlatılarında. “Ben” in kanlı-büyülü hikâyelerini yazar Yaşar Kemal. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;İnsanların içinde düşüverdikleri acımasızlığı, devletin ve hükümetlerin insanlık adına yapamadıkları—ya da bilinçli bir biçimde yap-tık-lar-ı— çerçevesinde gerek görsel gerekse anlamsal bağlamda derin bir keskinlik ve yergi eşliğinde anlatır köylü insanını. Köylü insanını anlatırken de her birini hayatın içinden, tarımsal düzenin o ilkselliğinden öylesine olduğu gibi çekip çıkarır büyük usta. Örnek olarak, &lt;i style=""&gt;Ortadirek&lt;/i&gt;’teki Meryemce’nin, Elif’in, Ali’nin katmanlı ilişkileri, insan olmanın-ana, oğul ya da kaynana olmanın- doğası ancak Yaşar Kemal’in toplumu, insanı, durağansızlığı ve değişimi öylesini sahici biçimde birleştiren kalemiyle anlaşılır bana göre. Ya da İnce Memed’in bir mecburluktan bir halk kahramanına dönüşerek aslında bir başkaldırı romanının gene doğanın diliyle bu denli lirik yoğrulması gene Yaşar Kemal’in kaleminden dökülür.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;Dolayısıyla Yaşar Kemal’i ilk okumaya başladığım yıllarda, benim Yaşar Kemal’im hayatın siyah-beyaz kadar keskin olmadığını, grileri, değişimin kaçınılmaz olduğunu, aslında totaliter bir edayla tanımlanan” köylü insanın” kesinlikle tek bir kişiden oluşmadığını, zulmü, sömürüyü, değişen yaşam koşullarını, tarımsal düzenden kapitalist düzene geçişi ve sancılarını derinlemesine anlatan bir başkaldırı anlatıcısı; İnce Memed ‘in deyimiyle bir “ mecbur insan”ın harikulâde betimleyicisiydi. Bütün bunlara Çukurova’nın, Toroslar’ın, Anavarza toprağının sınırsız doğa sevgisinin yarattığı sonu gelmeyen eşsiz betimlemeler de eklenirken, Stendhal’ın &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;Kızıl ile Kara&lt;/i&gt;’da Saint Réal’den bir alıntısını anımsarım her daim. Stendhal şöyle der: “Bir roman bir yol boyunca gezdirilen bir aynadır&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;.” &lt;/span&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;Yaşar Kemal de bütün Toroslar ve Çukurova boyunca doğayı ve insanı olduğu gibi, bütün kavrukluğuyla imgeler ve mecazlar yorganına sararak bin bir çeşit ayna tutar insana ve “ben”e. Fetih Naci ise Yaşar Kemal’in doğa betimlemeleri için o unutulmaz sözleri dile getirir: &lt;span style="color:black;"&gt;“Yaşar Kemal, doğanın içine birer anten gibi germiştir beş duyusunu: Renkler, sesler, kokular... Hiçbir romanda &lt;em&gt;Kale Kapısı&lt;/em&gt;’ndaki kadar bitki ve çiçek adı yoktur. Ya kokular! Egzoz kokusu değil, kömür kokusu değil, lağım kokusu değil, kısaca kent kokusu değil. Doğanın kokusu.” (&lt;em&gt;Bir Hikâyeci: Sait Faik, Bir Romancı: Yaşar Kemal&lt;/em&gt;, 1990:160)&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;Bugünlerde ise Yaşar Kemal’i yeniden okuduğumda, gerçekte –evrenselciliğin tek tip gerçek yetiştirme tuzağına düşmek korkusuna zaman zaman yakalansam da— büyük ustanın halk kaynağına ve Karacaoğlan’a&lt;em&gt;,&lt;/em&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-style: normal;"&gt; Dadaloğlu'na, isyanlara, halk âşıklarına&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; dayanan dilini, müthiş gözlem gücünü, &lt;em&gt;&lt;span style="font-style: normal;"&gt;doğa zenginliğindeki gerçeği, ağanın kanununu,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ezilen ve sömürülen insan betimlemesini, bugün bütün insanların içinde bulunduğu&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; modern ve mecazi bir “toplama kampı”na benzetiyorum. Bu bağlamda Yaşar Kemal’in anlatılarının, topraksız köylülerin, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;teneke sesleriyle sürgün edilen kaymakamın, özellikle &lt;i style=""&gt;İnce Memed&lt;/i&gt; ve &lt;i style=""&gt;Dağın Öte Yüzü&lt;/i&gt; üçlemesindeki yaşamların, edebi bir paradigma olarak gerçekte birer toplama kampa dönüştüğünü söyleyebilirim. Dolayısıyla Yaşar Kemal’in insan için evrensel olanı yazma özelliğinin, evrensel hikâye anlatıcılığının da bu yoldan geçtiğini ileri sürebilirim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="margin-top: 12pt; text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;Toplama kampı kavramı, Yaşar Kemal’in romanlarında hayatın idaresini elinde tutan gerekli bir edebi paradigma olarak karşımıza çıkar. Burada, Batı ile Doğu arasındaki yolda, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;İtalyan düşünür Giorgio Agamben’in “kutsal insan”, ve “çıplak hayat” kavramlarına gönderme yapmak Yaşar Kemal’in anlatılarını günümüzde bu bağlamda yeniden değerlendirmede aydınlatıcı olacaktır. Günümüz İtalyan felsefesinin ve post-modernist radikal siyaset kuramının önde gelen adlarından Giorgio Agamben, &lt;i style=""&gt;Kutsal İnsan, Egemen İktidar ve Çıplak Hayat&lt;/i&gt; (1998) adlı yapıtında insanın biyolojik varoluşunu “çıplak hayat “ olarak tanımlar ve eski Yunan’dan bugüne değin Batı Felsefesindeki iktidar anlayışının görünmeyen bir yüzünü ortaya döker; hayatın siyasallaştırılması üzerine Fransız filozof Michel Foucault’nun biyo-iktidar&lt;a style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=3763782789085565833&amp;amp;postID=746303696373288313#_ftn1" name="_ftnref1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="line-height: 200%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; kavramının izinden gider ve hayatın eşiğinde yaşayanları, dışlananları “kutsal insan” ve çıplak hayat” bağlamında açımlar. Agamben,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Foucault’nun aksine insanın biyolojik güçleriyle birlikte biyo-siyasetin nesnesi haline gelmesinin izini günümüz Auschwitz toplama kampına kadar sürer. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Ona göre iktidar alanı çıplak hayatlar üzerinden konuşlanır. Agamben, öncelikli olarak Carl Schmit’e&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;(1888-1985) gönderme yaparak yaşamın siyasi düzene dahil edilmesinin gerçekte egemen iktidarın kendisini de oluşturduğunu dile getirir. (Agamben, 1998:120).&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Ne var ki, hayatın siyasi düzene dahil edilmesi de paradoksal bir biçimde hayatın bir anlamda dışlanmasıyla gerçekleşir. Bu bağlamda da “kutsal insan”dan söz eder Agamben. Ona göre&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;“kutsal insan” hukuk içinde var olandır; ancak bu varoluş biçimi aslında bir sürgündür: “&lt;span style="color:black;"&gt;egemenlik alanı, cinayet işlemeksizin ve kurban etmeksizin adam öldürmenin meşru olduğu alandır ve kutsal hayat- yani öldürülebilen ama kurban edilemeyen hayat- da bu alanda zapt edilen hayattır… Bütün insanlar egemenin karşısında potansiyel olarak kutsal insandır;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;(homo-sacer).” (Agamben, 1998: 122). Bu tanımlamaya göre de &lt;/span&gt;iki çeşit yaşam vardır: doğal-biyolojik hayat (Yunanca:zoe) ya da çıplak hayat ve siyasallaştırılmış hayat (Yunanca:bios). Kutsal insan, kurban edilemeyen ancak öldürülebilen bir varlıktır. Burada ağıta yer yoktur; çünkü insan, yaşamaya terk edilir ve insanın üzerinde hukuk işlemez olur. İnsan varlığına bir kutsallık atfedilse de, artık öldürülmesi için bir kurala da ihtiyaç duymaz. Egemen iktidar insanı bir anlamda hukukun dışına iterek kontrol eder. Dolayısıyla biyolojik ve siyasal olanın bölünmesiyle kendini eşikte sallanan biri olarak bulan kutsal insan, egemen’in elinde tuttuğu ne canlı ne de ölü olan özne durumuna; &lt;i style=""&gt;istisna &lt;/i&gt;durumuna uygun hale gelir. Bir başka deyişle,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;egemenlik alanında istisna&lt;i style=""&gt; &lt;/i&gt;durumunun temel siyasi bir yapı haline gelmesiyle kutsal insan için feda edilen yaşamlar, “çıplak yaşam”lar yaratılır (123-125). Agamben’e göre, &lt;i style=""&gt;istisnai &lt;/i&gt;durum(lar)&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;genellikle savaş halidir. Böylece kutsal insan, elinde biyolojik varoluşunu tutsa da, siyasal bağlamda artık çıplaktır;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;öldürülebilen bedenler halindedir. Agamben bu noktada toplama kampı kavramını, yaşamaya değer hayatı belirleyen bir paradigma olarak ele alır: “…insanın sözde kutsal ve elinden alınamaz ve iptal edilemez hakları günümüzde korunmasızdır; haklar artık bir vatandaşlık hakkı olmaktan çıkmıştır.” (Agamben, 1998:124-125). &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Dolayısıyla &lt;i style=""&gt;istisnai&lt;/i&gt; durumlar ve —savaş hali ve öldürülebilen bedenler—çıplak hayatlar artık her daim kabul görendir; egemen olan o’dur; kural ve yasa olan gene o’dur. Toplama kampındaki edimler modern hayatta da yaşadıklarımızdır. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Agamben, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bütün yaşamı bir paradigma olarak toplama kampına indirgeyerek aslında devletin yaşamın nerede başlayıp nerede bittiğini de belirleyen olduğunu söyler doğal olarak. Agamben, kutsal insan ve çıplak bedenler üzerinden eski Roma hukukundan modern devletin toplama kamplarına değin iz sürerek iktidarın tanımını yeniden yapılandırmamıza büyük bir zemin hazırlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;Biyo-siyasetin son derece radikal bir düşüncesini yukarıda Agamben üzerinden çok kısaca aktarmaya çalışırken, burada toplama kampı kavramını bir edebi paradigma olarak Yaşar Kemal anlatılarına ilişkin kullanacağım. Yaşar Kemal’in romanlarını mecazi olarak Agamben’in toplama kampı paradigmasına taşımak, Çukurova ve Toroslar köylüsünün salt coğrafya ile sınırlandıramayacağının altını çizer; dolayısıyla Yaşar Kemal’in evrenselliği savını da pekiştirmiş olur. Yaşar Kemal’in özellikle &lt;i style=""&gt;İnce Memed&lt;/i&gt; kahramanları, ağaların yoksul halka ve köylüye yaptığı sayısız zulümler, zorbalıklar, baskılar, adaletsizlik, kutsal insan ve çıplak bedenler bağlamında günümüz toplama kampıdır gerçekte. Abdi Ağa, Ali Safa Bey, Çiçekli Mahmut Ağa vb. devletin yerini alır; yaşamın nerede başlayıp nerede bittiğinin altını çizer. İnce Memed, Deli Durdu, Hatçe, Iraz, Döne vb. gerçekte eşikte yaşayanlardır; mecazi anlamda iktidarın ya da egemenin ihtiyaç duyduğu (öldürülebilen) çıplak bedenlerdir. Kutsal insanlardır onlar; öldürülebilen—ki burada Agamben’in yukarıdaki tanımından biraz daha farklı olarak gerçek anlamda cinayetler işin içine girer— ama uğrunda ağıt yakılamayanlardır; çünkü ağalar toplumunda kendine ve kendinden sürgündür onlar. Köylüler, gözü dönmüş toprak sahipleri, açgözlü ve son derece zalim ağalar karşısında sığınacak yerleri, hiç mi hiç tutunacak dalları olmadığından haklarını gerektiği gibi savunamazlar. Boyunları büküktür. Devletin görevlendirdiği yöneticiler ve komutanlar da ağalarla işbirliği yapar, onlara hizmet eder. Askerler de köylüleri sürekli dayaktan geçirirler. Dolayısıyla devlet, ağaya dönüşür; köylüler de kutsal insan ve çıplak bedenlere. Burada &lt;i style=""&gt;İnce Memed&lt;/i&gt; serisinin tümünü lirik bir toplama kampı olarak gördüğümüzde, İnce Memed de “başkaldıran mecbur” insan ve çıplak bedenden kurtulmaya çalışan bir halk kahramanı olarak ortaya çıkar. Gerçekte Agamben’in toplama kampı kavramında direnişe pek yer yoktur; her şey kampa ve kampın çıkışsızlığına indirgenir. Bu, kabullenilmesi epeyce zor karamsar bir düşünce biçimidir gerçekte. Bununla birlikte İnce Memed bize “soylu eşkıyalık” aracılığıyla kendine ve insanına bir direniş sahası açar. Sevdiği kızı ağanın elinden kurtarır, dağa çıkar, silah alır; köylüye zulmedenleri, acımasız ağaları öldürür. Aslında İnce Memed’i çıplak hayatın kucağında kendine bir direniş sahası açmasını sağlayan kendilerine tutunacak bir dal arayan perişan köylüdür elbette:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;“&lt;em&gt;&lt;span style="font-style: normal;"&gt;Memed! Memed!’… ‘Hatçe’yi yedirdin onlara da şimdi teslim olmaya mı gidiyorsun? Abdi Ağa gelecek gene köyde paşa gibi oturacak. Sen teslim olmaya mı gidiyorsun? Avrat yürekli… Avrat yürekli Memed! Bak şu kadar köylü, bak şu kadar insan senin gözüyün içine bakıyor. Teslim mi olacaksın? Abdiyi gene başımıza mı getireceksin? Güzel Dönemin kemikleri sızlar mezarda. Güzel Hatçemin kemikleri…Git de teslim ol avrat yürekli herif…Af çıkmış…” &lt;/span&gt;&lt;/em&gt;(433).&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Böylece İnce Memed, köylünün isteği ve şartların gerektirdiğince eşkıyalığı seçerek istisnanın kabul gördüğü ya da savaş hali olarak tanımlayacağımız ağa-köylü ve feodalite-kapitalizm çatışması içinde kurban edilmeyen ancak egemen iktidar tarafınca öldürülebilen bir çıplak hayatı yaşar. Köylüyü çakırdikenliğinden, karaçalıdan, keven dikeninden, devedikeninden kurtarır; ne var ki bir halk kahramanı da olsa kendine hâlâ sürgündür ve Agamben’in toplama kampındaki çıplak yaşamını sürdürür. &lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt;Köylüye son derece acımasız bir biçimde zulmeden eden zalim, gözü dönmüş ağaları, yöneticileri ve askerleri simgeleyen dikenler ateşe verilse de, aslında bu dünyadan çok da çıkış yok gibidir. İnce Memed’in böylesi kahramanlığı, halk diliyle, söylencelerle, efsanelerle ve Çukurova’nın kavuran güneşiyle bir parıldayıp bir sönen dünyası Agamben’in çıplak hayatına mecazi düzlemde bağlanarak günümüz gerçeğini bir kez daha, bu sefer farklı bir paradigmayla gözler önüne serer.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="line-height: 150%; font-weight: normal;"&gt;Yaşar Kemal, aynı şekilde, &lt;i style=""&gt;Sarı Sıcak&lt;/i&gt;’taki (1967) “Teneke” adlı uzun öyküsünde de bir Anadolu kasabasına yeni gelen genç idealist kaymakamın çeltik ağalarıyla verdiği savaşı anlatır; çeltik ağalarının gene halk üzerindeki zulümleri, baskılarını ele alır. Buradaki idealizm ile egemen iktidarın çatışması da kutsal insan ve çıplak beden üzerinden bir edebi paradigma olarak toplama kampı ile yorumlanabilir. Kaymakam, egemen iktidarın,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir başka deyişle, çeltik ağalarının, elinde tuttuğu ve siyasal bir gücünün bulunmadığı bir kutsal insan ve çıplak bedendir. Genç ve idealist kaymakam Fikret Irmaklı, sıtma hastalığına yakalanan kasaba halkı adına ağalara kafa tutar. Kaymakamın, öykü sonunda, ardından teneke çalınarak köyden sürülmesiyle, bedeni gerçek anlamda değil ancak metaforik bağlamda köyden dışlanmasıyla öldürülür—ne var ki kurban da edilemez.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;Bir başka deyişle kendisini, daha iyi bir dünya için ya da eşitlik ve adalet idealler için feda etmesine izin verilmez ama kaymakamı gerçek anlamda öldürmek cinayet olarak da kabul edilmez.&lt;strong&gt;&lt;span style="font-weight: normal;"&gt; Dolayısıyla hem içeriye hem de dışarıya sürgündür genç kaymakam ve hakları elinden alınır. Yaşar Kemal burada da toprak ağası-köylü çekişmesi bağlamında siyasal, toplumsal ve ekonomik bir duruma sınıfsal bir perspektif getirir. Böylece kutsal insan kaymakam, biyolojik olarak yaşamını elinde tutsa da gene çıplak bedendir ve bir anlamda günümüz toplama kampında yaşamaya mecburdur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%; font-weight: normal;"&gt;Dağın Öte Yüzü &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="line-height: 150%; font-weight: normal;"&gt;üçlemesindeki, &lt;i style=""&gt;Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır&lt;/i&gt; ve &lt;i style=""&gt;Ölmez Otu&lt;/i&gt;’nda da yukarıdaki benzer izleğin savunucusuyum. Özellikle &lt;i style=""&gt;Orta Direk&lt;/i&gt;’teki Çukurova’nın zalim tuzu altında pamuk toplamanın sancısındaki aile üyeleri—Meryemce, Ali, Eli—birer çıplak bedendir. Onlar, pamuk tarlalarında ırgatlık yapmak için Çukurova’ya doğru son derece zorlu bir yola düşen, korunmasız, biyolojik yaşamı var olsa da, toplumsal ve siyasi açıdan tamamen çıplak bedenlerdir. Bu durumu en derinlikli bir biçimde özetleyen Meryemce’nin Çukurova’ya ayak bastıklarında dile getirdiğidir büyük olasılıkla:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="line-height: 150%; font-weight: normal;"&gt;“İndik ya! Geldik ya!” (459). Meryemce tıpkı yol boyunca başörtüsünün içinde taşıdığı kurumuş uğur böceği gibidir: “kadersiz, kimsesiz”. Bütün aile kadersiz, kimsesizdir.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Yaşamaya değer olan hayatlar burada da gerçek anlamda öldürülmese de, sefaletle ve zulümle gözden çıkarılası çıplak hayatlara dönüşerek egemen iktidarın bedenler üzerine yaptırımlarıyla mecazi olarak can verir. Çukurova’ya indiklerinde tarlada toplanacak pamuk bile kalmaz; ancak Adil Efendi’ye ödenecek borçlar dağ gibidir. Benzer şekilde &lt;i style=""&gt;Yer Demir Gök Bakır &lt;/i&gt;ya da &lt;i style=""&gt;Ölmez Otu &lt;/i&gt;romanlarında da,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;köylünün yaşadığı derin sıkıntı, çıplak hayatlar üzerinde durur Yaşar Kemal. Bu iki roman destansı anlatım ve yoğun mitos içeriğiyle Yalak köyündeki köylülerin yaşadıkları zorbalıklarla baş etmensini ve mitoslara sığınarak kendilerine büyülü bir dünya, büyülü bir tutunacak dal aramalarını anlatır. Hassan, Ummuhan, Koca Halil, Hüsne ve Recep &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ya da Memidik’in pamuk hasadından elleri boş dönmelerinin ardından korku dolu bir bekleyiş hakimdir. Çukurova töreleri ve ağaların eziciliğiyle baş etmenin yolu ancak destanlar ve mitoslar yaratarak hayata tutunmaksa, böylesi bir durum gene “sözde” elden alınamaz ve iptal edilemez hakların yok olmasını işaret eder. Köylünün yaşamının çıplak hayatlar, çıplak bedenler olarak tehlikede ve modern bir toplama kampında olduğunu hatırlatır bize. Dolaysıyla Agamben’in toplama kampı ve egemen iktidarın pençesindeki kutsal insan ve çıplak hayat üçgeni Yaşar Kemal’in bugüne değin sözü edilen evrenselliğini böylesi bir bağlamda yeniden okumaya açabilir. Yaşar Kemal, bütün anlatılarıyla ve özellikle bu yazıda değindiğim romanlarıyla belirli tarihsel ve sosyal zamanda anlatır köyü, köylü insanını ve toplumsal düzeni. Ne var ki anlatılan yalnızca köy, Türk köylüsü, köylü-ağa sınıf çatışması ya da ilksel tarımsal düzenin değişim sancısı değildir. Yaşar Kemal’in hikâye anlatıcılığı, onun yaşamına tanıklık eden olaylar aracılığıyla arafta yaşayanların evrenselliğini getirir bize. Agamben’e göre yaşam, modernite ile birlikte haklar üzerinden alınabiliniyorsa eğer, modern egemen iktidarın hayatın dışına ittiği ve çıplaklaştırdığı hayatları anlatır bize Yaşar Kemal. Dolayısıyla günümüzde, büyük ustanın evrenselliğinin ayrıcalıklı bir parçasının Agamben’in bize sunduğu epeyce karamsar bir tablonun—modern toplama kampının modern sakinleri—içinden geçtiği kesinlikle düşünülebilir. Bu bağlamda, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Yaşar Kemal’i yeniden okurken onun evrenselliğine dair öte bakış açıları için Agamben’in kutsal insan, egemen iktidar ve çıplak hayat kuramının böylesi mecazi -edebi bir paradigması aydınlatıcı olabilir.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Alman edebiyat eleştirmeni ve düşünür Walter Benjamin,  &lt;i style=""&gt;Hikâye Anlatıcısı&lt;/i&gt;"nda, hikâye anlatıcılığını zanaatkârlığa özgü bir iletişim biçimi olarak tanımlar. Anlatıcılık artık işlevini yitirir; çünkü ancak zanaatkârlıkla birlikte varolan koşullar—insanların deneyimleri, bir olayı kuşaktan kuşağa aktaran geleneklerin oluşturduğu halka, elbette toplumsal hafıza ve geçmişin derin bilgisine dayanan bilgelik—giderek yok olur. Bu yok oluş yerini enformasyona bırakır Benjamin’e göre. Enformasyon zihniyeti bütün iletişim ağlarının artışını da beraberinde getirir (1968). Sonuç olarak, Benjamin’in bu savını bir noktaya kadar kabul etsem de Yaşar Kemal romancılığı için enformasyonun gene halk söylencelerinden, toplumsal bellekten ve geçmişin derin bilgeliğinden kaynaklandığını elbette söylenebilir. Yaşar Kemal kendi yaşantısından, kendi tanıklığından yola çıkar. &lt;i style=""&gt;Ortadirek&lt;/i&gt;’deki önsözünde Meryemce, Ali ve Elif’e ilişkin şöyle der: “ Bu üçlü benim yaşantım ve tanıklığımdır…” (1968). Yaşar Kemal bu söylemiyle gerçekte hikâye anlatıcısının küllerinin henüz kaybolmadığının en büyük ve en büyülü temsilcisidir. Çukurova’nın bitmek tükenmek bilmeyen yollarında, yakıcılığında, doğadan dilinde, kutsal insanda ve çıplak hayatlarda egemen iktidarın insanı mecbur bıraktığı evrensel hallerin büyülü yazarıdır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="text-indent: 0cm; line-height: 150%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;font-size:100%;" &gt;Kaynakça&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="margin-bottom: 0.0001pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:100%;" &gt;Yaşar Kemal, &lt;i style=""&gt;İnce Memed&lt;/i&gt;, Ant Yayınları, İstanbul, 1970.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="margin-bottom: 0.0001pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:100%;" &gt;Yaşar Kemal, &lt;i style=""&gt;Teneke Sarı Sıcak Pis Hikâye ve Ötekiler&lt;/i&gt;, Ararat Kitabevi, 1970.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="margin-bottom: 0.0001pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:100%;" &gt;Yaşar Kemal, &lt;i style=""&gt;Ortadirek&lt;/i&gt;, Ant Yayınları, İstanbul, 1970.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="margin-bottom: 0.0001pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:100%;" &gt;Yaşar Kemal, &lt;i style=""&gt;Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor-Alain B&lt;/i&gt;os&lt;i style=""&gt;quet&lt;/i&gt; &lt;i style=""&gt;ile Görüşmeler&lt;/i&gt;, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2008.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="margin-bottom: 0.0001pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:100%;" &gt;Giorgio Agamben, &lt;i style=""&gt;Kutsal İnsan, Egemen İktidar ve Çıplak Hayat&lt;/i&gt;, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1998.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="margin-bottom: 0.0001pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:100%;" &gt;Walter Benjamin, &lt;i style=""&gt;The Story Teller&lt;/i&gt;, New York, 1968.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-family: verdana;font-family:verdana;font-size:100%;"  &gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="margin-bottom: 0.0001pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="margin-bottom: 0.0001pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;NOT: Bu yazı, Notos'un  18. sayısı (Ekim-Kasım 2009)nda yayımlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="line-height: 115%;font-size:100%;" &gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal"  style="margin-bottom: 0.0001pt; text-indent: 0cm; line-height: 115%; text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="line-height: 115%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify; font-family: verdana;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div  style="text-align: justify; font-family: verdana;font-family:times new roman;"&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;   &lt;hr style="margin-left: 0px; margin-right: 0px; height: 3px;font-size:78%;"  width="33%"&gt;  &lt;!--[endif]--&gt;  &lt;div id="ftn1"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText" style="text-indent: 0cm; line-height: 115%;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;a style="" href="http://www.blogger.com/post-edit.g?blogID=3763782789085565833&amp;amp;postID=746303696373288313#_ftnref1" name="_ftn1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="line-height: 200%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Bu kavram Fransız filozof Michel Foucault tarafından ilk kez &lt;i style=""&gt;Cinselliğin Tarihi&lt;/i&gt; (1996) ile ortaya atılır. Foucault’ya göre iktidar cinsellik ve nüfus politikaları ile gerçekte bedenlerin zapt edilmesi aracılığıyla bedene indirgenir. Biyo-iktidar özellikle istatistik ve olasılığın kullanılmasıyla düzenleme pratiğine işaret eden bir kavramdır. Biyo-iktidar iki temel şekilde kendini var eder: İnsan bedenine bir makine olarak yaklaşan birinci şekli disiplin üzerine kurulan bir iktidardır; amacı bedeni disipline etmek, bedensel yeteneklerini geliştirmek ve bunları ekonomik denetim sistemleriyle bütünleştirmektir. Biyo-iktidarın ikinci şekli insan bedenin doğal bir tür olarak yaklaşır ve nüfusu düzenleyici bir denetim üzerinde yoğunlaşır. Agamben, Foucault’nun tanımladığı bu iki şeklin izini sürer. Michel Foucault, &lt;i style=""&gt;Society Must Be Defended: Lectures&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;at the College&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;de France, &lt;/i&gt;1975-1976, Picador, 2003.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-746303696373288313?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2009/11/yasar-kemali-okumak_08.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-8072230685559580326</guid><pubDate>Thu, 30 Jul 2009 10:44:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-07-30T13:45:05.326+03:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Kadın</category><title>PAMUK PRENSES BÜYÜDÜ...</title><description>&lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 12pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;ANGELA CARTER ÖYKÜCÜLÜĞÜNDE ERİL FANTAZİNİN DÜŞÜŞÜ&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 12pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;İngiliz romancı, öykücü ve feminist yazının en önde gelen ismi Angela Carter’ın (1940-1992) eserleri yirminci yüzyılın en özgün anlatılarından biridir hiç şüphesiz.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Anlatılarında, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;büyülü gerçeklik, sürrealizm, fantezi, bilim kurgu ve gotik gibi pek çok edebi türü kullanarak çoğu kez peri masallarının ve mitlerin içselleştirilmiş cinsel alt metinlerini feminizm ve erotizm açımlamalarıyla ortaya döker. Eril dilinin fallus merkezli, doğrusal ve kadın-erkek, zihin-beden, doğa-kültür gibi ikili karşıtlıklar içeren hiyerarşik yapısını fena halde bozguna uğratır. Özellikle Grimm Kardeşler masallarının ya da Âdem ve Havva anlatısının geleneksel, kadını ikincil konuma öteleyen düzenine karşın Carter, kaosu, parodiyi, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;erotizmin ince mizahını ve büyülü gerçekliğin modaya uygun dilini içeren alternatif, parçalı ve güç dengelerinin tamamıyla yer değiştirdiği bir yapı önerir bize. Hikâyelerinin ve romanlarının içine metinler arası katmanlı anlatılar katarak üst-kurmacanın ve özellikle büyülü gerçekliğin etrafında bize çok farklı dünyaların kapılarını aralar. Kadınlık-erkeklik durumlarının hiçbir zaman yerleşik kimlikler olmadığını, kültürel/sosyal bağlamda kurgulandıklarını ve dolayısıyla da her daim değişme uğradığını, kullandığı dil ve mizahi yönüyle açıkça gösterir. Bu bağlamda, çocukluk masallarımızın-korkunç Mavi Sakal, savunmasız Pamuk Prenses, saf Kırmızı Başlıklı Kız, Güzel ve Çirkin ve diğerleri- kışkırtıcı bir biçimde yeninden yazımını içeren &lt;i style=""&gt;Kanlı Oda&lt;/i&gt; (2001) fallus odaklı söylemin çarptırılmasına dair en iyi örneklerden biridir belki de. &lt;i style=""&gt;Kanlı Oda &lt;/i&gt;derlemesi, on masalın ya da on mitin bozuma uğratılıp feminizmin aynasından ve erotizmin kurgusu üzerinden anlatıldığı bir yeniden yazım sürecidir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 12pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;Angela Carter, özellikle değişken kadın öznelliği ve yerleşik olmayan bir kadın kimliği konusunda ilkin M. Foucault’un iktidar kavramı ve söylemsel pratiklerinden&lt;a style="" href="post-edit.g?blogID=3763782789085565833&amp;amp;postID=8718420490637889200#_ftn1" name="_ftnref1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yola çıkar. Bu söylemsel pratikleri de çoğu kez fantezi ve gerçeğin alaşımı üzerine kurar.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Böylece, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;büyülü gerçeklik diye adlandırabileceğimiz bu anlatı, tek bir eğilimin aksine çeşitli eleştirel ve kuramsal bakış açılarından geçer. Bu anlatım biçeminin esnekliği aslında büyülü gerçekliğin salt özel bir döneme ait olmamasından kaynaklanır elbette; dolayısıyla belirli eleştirel bir yaklaşımla da sınırlanamaz. Bu sınırsızlık gerçekte büyülü gerçekliğin geleneksel edebi söylemin karşısına alternatif bir biçem oluşturmasına da olanak tanır.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Maggie Ann Bowers, bu biçemin yaratılma sürecini özetlerken şu noktalara değinir:&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;“Bu sürecin ortaya çıkışını anlamak için belli bir yaklaşım vardır. Büyülü gerçeklik, aynı anlatı içinde hem gerçek hem de büyüyü kullanarak ikisi arasında almaşık bir tarz ortaya koyar; dolayısıyla geleneksel edebi kalıpların da dışına çıkar.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bu bağlamda büyü, gerçekliğin bir parçası olarak tanımlanabilir nitelikte olup birbirlerini tamamlayarak farklı anlatım biçemlerinin yollarını açar. (&lt;i style=""&gt;Magical Realism,&lt;/i&gt; 2005, s.67). Dahası büyülü gerçekçi diye adlandırılan yeni bir biçemin ortaya çıkışıyla birlikte kalıplaşmış edebi kurgular sınırlarının ihlali postmodernist edebiyatın da ayrıcalıklı özelliklerindendir. Zamora ve Faris büyülü gerçekliğin geleneksel edebi norm karşısında nasıl yenilikçi ve yıkıcı bir biçem olduğunu şu sözlere dile getirir: “Büyülü gerçeklik gerek anlam gerekse kullanım açısından çok yönlüdür; yıkıcıdır; doğası gereği,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;monolojik siyasi ve kültürel yapıları alaşağı eder; postmodernist edebiyatta özellikle kadın yazarlar tarafınca kadınlık kurgularında, sınırlar toplumsal cinsiyet,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;varoluş,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;siyasi, coğrafi olarak konulsa bile, sınırların ötesine geçer. (&lt;i style=""&gt;Magical Realism: Theory, History, Community,&lt;/i&gt; 1995, s.100-110). Bu bağlamda büyülü gerçekliğin çağdaş (kadın) edebiyat alanına uygulanması çok yönlü olarak karşımıza çıkar. Özellikle Carter gerek peri masallarının yeniden yazımında gerekse diğer anlatılarıyla, özellikle &lt;i style=""&gt;Sirk Geceleri&lt;/i&gt; (1984) adlı romanıyla, İngiliz yönetici sınıfı karşında farklı bir anlatım tarzı ve dili kullanarak kemikleşen patriarkal sistemi alaşağı etmek kaygısı içine girer haklı bir biçimde.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 12pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;Carter’ın, &lt;i style=""&gt;Kanlı Oda&lt;/i&gt;’daki &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;Karçocuk &lt;/i&gt;adlı öyküsü daha önce de söz ettiğimiz üzere Grimm Kardeşler’in Pamuk Prenses masalının son derece kışkırtıcı ve aslında müphem bir biçimi. Burada Carter, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;toplumsal cinsiyet kurgularının yıkıcı ve alternatif temsillerini göstermekle kalmaz, geleneksel anlatı düzleminde baba, anne ve kız çocuk üçgenindeki eril arzuyu da büyülü gerçekçi dil ve erotizmin olumlu anlamda çökertici etkisini kullanarak açımlar. Böylesi iyi bilinen bir masalın yeniden yazımıyla klasik masallarda her daim iyi, masum ve saf sıfatlarıyla özdeşleştirilen dişil figürü bir anlamda yapısöküme uğratır Carter: Tehlikeli, daha kötü ve ahlaksız. Bu bağlamda, klasik masallarda hep bir “kurban” olarak gördüğümüz kadın, kurbanlık çizgisinin de öte tarafına geçmiş olur; suyun öte yanından bakar bizlere. Bu noktada &lt;i style=""&gt;Karçocuk&lt;/i&gt; hikâyesindeki eril fantezinin hangi yöntemlerle altüst edildiğini açımlamak, içselleştirilmiş kadınlık-erkeklik ya da kültürel biçimde kurgulanmış hiyerarşilere dayalı bir yazının karşısında alternatif bir platform da ortaya koyar hiç şüphesiz. Burada, Fransız feminist eleştirisinin önde gelen ismi Helene Cixous’un “Medusa’nın Kahkahası”na gönderme yapmak Carter’ın dil işleyişini daha netleştirir. Cixous, geleneksel fallus odaklı psikanaliz anlatısından yola çıkarak Freud’un ve Lacan’ın izinden eril dilin eleştirisini yapar ve böylesi bir dilin içinde kadının üzerinde kurulan baskıya karşın kadınların bedenleriyle konuşmasının önemi ve kadın kahkahasının ironik-yıkıcı etkisi üzerinde durur; dişil sesi ön plana çıkarır: “Medusa ölümcül değil. Medusa çok güzel ve Medusa gülüyor.” (&lt;i style=""&gt;The Laugh of&lt;/i&gt; &lt;i style=""&gt;the Medusa&lt;/i&gt;, 1975). &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Ancak bu ifadenin içinde de salt güzellik ya da salt naiflik saklı değildir elbette. Cixous’un Medusa’sı tıpkı Carter’ın karakterleri gibi ironik, biraz ahlaksız, biraz edepsiz ve karşı cins söz konusu olduğunda çokça can yakıcıdır. Bu noktada &lt;i style=""&gt;Karçocuk&lt;/i&gt;’u psikanalizin büyük anlatısının karşı ışığında ve fallus odaklı dilin egemenliğinden sıyırarak yakın okumaya almak ayrıca önemlidir. Zira &lt;i style=""&gt;Karçocuk&lt;/i&gt; ilk başta tamamıyla bir eril fantazi &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ve Oedipus kompleksi&lt;a style="" href="post-edit.g?blogID=3763782789085565833&amp;amp;postID=8718420490637889200#_ftn2" name="_ftnref2" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; miti olarak okunsa da, metin boyunca annenin ve kız çocuğunun gizli işbirliği sayesinde eril fantezinin ve&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kadını&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;erkeğe bağımlı konuma getiren büyük anlatının yerle bir edilişinin hikâyesidir gerçekte. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 12pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;Karçocuk&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;’taki&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;anne-kız çocuk ilişkisinin hikâyeyi olumlayarak metne nasıl yansıdığını daha net görmek için klasik psikanaliz anlatısına ve gene Fransız feminist dilbilimci ve yazar Julia Kristeva’nın kullandığı&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kavramlara kısaca bakmak gerekir. Bu noktada Kristeva,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Jacaques Lacan’ın “ayna evresi” ile “imgesel ve simgesel” düzenin izini sürerek onu büyük ölçüde eleştirir ve yeniden yazar. Lacan’ın imgesel ve simgesel ayrımının anneye özgü ve babaya özgü olarak kaydedip Lacancı bakış açısının derinlikli bir biçimde ataerkil ve cinsiyetçi bir yapıya sahip olduğunu gösterir haklı bir biçimde. Psikanalizde dildeki öznenin rolünü belirleyenin erkeğin penisi ya da kadının penisten yoksunluğu olduğunu belirtir. Lacancı simgesel düzen “Baba”nın Adı’”nı temsil ettiğinden Kristeva bu düzeni yeniden adlandırır. Burada, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ayrıcalıklı bir yazını ve dili araya sokarak şiirsel bir söylemin ve gerçekte iğdiş edilme(hadım) korkusunun ön plana çıktığı evreden önce anneyle ayrıcalıklı bir etkileşim alanı olan semiotik/göstergesel uzamı tanımlar. Kristeva’ya göre bu uzam, fallus odaklı simgesel alana karşı bir platform yaratır. Bu noktada Kristeva şöyle der: “Semiotik/göstergesel dediğim şey, gerçekte çocukluğun dil öncesi dönemine uzanır. Burada çocuk mırıldanmayı öğrenir, ritim duyusunu geliştirir; ancak çocuğun dilsel işaretlerden de haberi yoktur henüz. Burada beden üzerinde açık bir enerji saklıdır. Ben, henüz sınırların var olmadığı bu müzikal araya &lt;i style=""&gt;chora&lt;/i&gt; adını veriyorum: Göstergesel alan. Annenin bedenine ait, dile düşmenin öncesinde var olan annenin bedeni tarafından tahakküm altına alınan bir mekân. Bir özne olarak chora, çocuğun bedenini, egosunu ve de kimliğini yapılandıran eril olmayan ritmik bir öznellik vizyonudur. “(Kristeva, 1984). Gerçekte Kristeva’nın bu düşüncesi, çoğu kez kadınların annelikle özdeşleştirilmesi nedeniyle çokça biyolojik özcülük olarak eleştirilse de,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;fallus merkezli dilin dışına çıkmak, böylesi bir dil düzeninde kadın konumunun değişkenliğini ortaya dökmek için iyi bir fırsat sunar bize.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 12pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;Carter’ın &lt;i style=""&gt;Karçocuk &lt;/i&gt;adlı hikâyesine bu noktadan bakmak, metinde Kristeva’nın semiotik/göstergesel alanının ve “chora”’nın izini sürmek ilk başta öne sürdüğümüz tezi de doğrular bir bakıma. &lt;i style=""&gt;Karçocuk&lt;/i&gt;’ta, ta ilk cümleden metnin sonuna değin, Carter’ın da büyülü gerçekçi müthiş biçimsel girişimi sayesinde Kristeva’nın sözünü ettiği o şiirsel dili, ahenkli ses yinelemelerini görebiliriz: Bir çocuğun doğumuna işaret eden bembeyaz, bomboş bir alan, düşen karların kendince oluşturduğu hafif bir ritim, çatırdayan buz parçacıklarının ahenkli sesi, belli aralıklarla yinelenen örüntüler, eril ve dişil güçlerin yer değiştirmesi. Bütün bu öğeler, Kristeva’nın da söz ettiği şiirsel ve müzikal bir şekle gönderme yapar.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Carter’ın, daha önce de belirttiğimiz üzere, daha etkin ve daha kötü ve ahlaksız karakter betimlemeleri de bu şiirsellik ve müzikal ahenkle koşut gider. Gerçekte Karçocuk, Kont’un fantezisin bir getirisi olsa da Kontes’in zihninden geçen “Nasıl kurtulurum şundan?” sorusu aslında bütün hikâyenin de kaderini belirler gizliden gizliye. Kont’un çocuk arzusu elbette babacan bir arzu değildir. Karçocuk’un belirmesiyle birlikte Kontes ondan nefret eder ve böylesi bir fantezi-çocuktan kurtulmanın yollarını arar. Bu noktada, Kontes ve Karçocuk birbirlerinin düşmanı gibi gözükse de,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ilişkileri Kristeva’nın chora tanımını andırır bize. Anne ve çocuğun yüzeyde belli olmayan ancak metnin altına işleyen gizli işbirliği sayesinde Kont, yarattığı ütopya karşısında bir anti-ütopya buluverir. Kontes, eldivenini ve elmas broşunu kasten yere/donmuş göle düşürüp Karçocuk’a onları bulması için devamlı emirler yağdırdığında, anneliğe ait, oedipal öncesi davranışları da görebiliriz burada. Karçocuk her daim annesinin söylediklerini yapmaya hazırdır. Bu durumu, ilk başta Karçocuk’un öznelliğini yadsımak adında ya da onu eril fantazinin salt kurbanı olarak algılamak mümkündür. Ne var ki Kontes, Karçocuk’tan bir gül koparmasını isteyince Kont buna karşı çıkamaz. Hikâyenin doruk noktası aslında tam da buradadır. Gülün dikeni batınca, kan akınca ve Karçocuk feryat edip yere yıkılınca, o muhteşem arzu-çocuğun yere düşerek ölmesine dayanamayan Kont, arzusunu tekrar hayata döndürmek için öncelikli çare olarak “penis”ini kullanır. Ne var ki Carter burada klasik masalların epeyce dışına çıktığından Karçocuk’un Kont’un bu hamlesiyle tümden erimeye başlamasına pek de şaşırmamız gerekir aslında. Kont’un, çocuğu hayata döndürme girişimi tümden başarısızlıkla sonuçlanır. Kontes mutludur şimdi. Karçocuk ise gene doğduğu yere, bembeyaz karların içine gömülür. Bu durumu, başlangıçta da bahsettiğimiz chora’ya geri dönüş, anne rahmine geri dönüş olarak algılamak elbette mümkündür. Dahası Karçocuk’un erimesi, Kont’un iğdiş edilmesinin de güçlü bir eğretilemesine gönderme yapar. Böylece hikâyenin sonunda simgesel eril düzenin yıkıldığını görebiliriz. Bu bağlamda yineleyeceğimiz üzere, davranışları ve sözleriyle Karçocuk’un erimesine zemin hazırlayan gerçekte Kontes’tir. Bir başla deyişle üvey bile olsa bir anne figürü baskındır hikâyede. Kont’un patriarkal düzeni geri getirme çabası beyhudedir burada. Carter, son derece çevik zekâsıyla ve büyülü diliyle eril ve dişil güçlerin dengesini alaşağı eder. Klasik Pamuk Prenses masalına kıyasla daha şeytani ve kıskanç olan Kontes-anne, hikâyenin fazlasıyla tam merkezinde yer alır. Kızı Karçocuk ile gizliden gizliye bir anlaşma yapar ve anne-baba-kız üçgeninin seyrini belirler. Ayrıca, hikâyenin en sonu da anne figürünün önemini ve anneye geri dönüşü doğrular niteliktedir. Kont, erkekliği gerek kişisel düzeyde gerekse toplumsal düzeyde yeniden kurabilmek, eril düzenin yeniden sağlamasını yapmak amacıyla son çare olarak yerdeki gülü alır ve bu sefer karısına, Kontes’e uzatır kibarca. Ne var ki bu çabası da hâyalkırıklığı ile sonuçlanır.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Zira Kontes gülü eline alır almaz elinden fırlatır atar onu: “Batıyor!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 12pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;Burada, Kont’un gülü yerden alarak Kontes’e uzatması saf aşkı temsilen basit romantik bir hareket değildir kesinlikle. “Gül”ün yazında çeşitli yıkıcı –yakıcı çağrışımlarına da bakmak gerekir. Gül, klasik anlatılarda Venüs’ü ya da daha sonra Meryem Ana’yı simgelemesine karşın zaman zaman da güçlü eril bir simge olarak çıkar karşımıza. Özellikle İran folk hikâyelerinde eril hazzın ve mahremiyetin güçlü bir göstergesidir. Burada da Kont’un bir başka eril fantezi yaratma isteği gül simgesi ile sunulur. Ancak Kontes’in gülü kabul etmeyişi, Kristeva’daki anneliğe ait uzamın bir sağlaması anlamına gelir. Bu, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;fallus merkezli ve Baba’nın Adı temelli düzenin de çöktüğünün açık bir göstergesidir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 12pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;Sonuç olarak &lt;i style=""&gt;Karçocuk&lt;/i&gt;, Freudcu bir bakış açısıyla iki kadın arasında baba figürüne yönelik arzu nedeniyle baş gösteren güçlü bir düşmanlığın hikâyesi gibi yorumlanabilir ilkin. Zira çocuğun yaratılmasındaki en büyük etken Kont’u gösterebiliriz burada. Ancak Carter’ın büyülü metni, feminizmin aynasında klasik psikanaliz anlatısının karşı tarafında kendini çözülmeye bıraktıkça, asıl büyük rolün Kontes ile Karçocuk’un metin yüzeyine çok da yansımayan işbirliği olduğunu görebiliriz. Böylece, son derece alaycı bir biçimde eril düzeni yıkar Carter. Dahası, metin boyunca gözlemlediğimiz, aynı zamanda da hissettiğimiz devimsel ritim gene eril düzenin dışını işaret eder bize. &lt;i style=""&gt;Karçocuk&lt;/i&gt;, Carter’in büyülü gerçekçi dili, sınırları ihlal eden erotik anlatımı ve elbette Kristeva’nın beden ile duyulara daha yakın bir göstergesel alan açılımıyla, (toplumsal) cinsiyet kurgularının ve güçlerinin zeminini tamamıyla sarsar; yüzyıllardır süre gelen masalların ritüelleştirilmiş biçiminde yerleşik bir çatlak oluşturur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 12pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;Referanslar:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-top: 12pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;"&gt;Carter., Angela, &lt;i style=""&gt;Kanlı Oda,&lt;/i&gt; “KarÇocuk”,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Everest Yayınları, Istanbul, 2001.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;Bowers., Maggie,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Magical &lt;i style=""&gt;Realism-the New Critical&lt;/i&gt; &lt;i style=""&gt;Idiom&lt;/i&gt; (Büyülü Gerçeklik- Yeni Eleştirel Bir Deyiş) Routledge, London, 2005. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;Zamora., Louis, Faris., Wendy, &lt;i style=""&gt;Magical Realism: Theory, History and Community&lt;/i&gt; (Büyülü Gerçeklik-Kuram, Tarih ve&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Toplum) Durham, NC and London: Duke University Press, 1995.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;Cixous., Helene, &lt;i style=""&gt;The Laugh of the Medusa&lt;/i&gt; (Medusa’nın Kahkahası), Signs, 1976.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;Firestone., Shulasmith, &lt;i style=""&gt;Cinselliğin Diyalektiği&lt;/i&gt;, Payel Yayınevi, Istanbul, 1993.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;Foucault., Michel, &lt;i style=""&gt;Özne ve İktidar&lt;/i&gt;: Seçme Yazılar 2, Ayrıntı Yayınları, Istanbul, 2000.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;   &lt;hr style="margin-left: 0px; margin-right: 0px;font-size:78%;"  width="33%"&gt;  &lt;!--[endif]--&gt;  &lt;div id="ftn1"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a style="" href="post-edit.g?blogID=3763782789085565833&amp;amp;postID=8718420490637889200#_ftnref1" name="_ftn1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Foucault (1926-1984), &lt;span style=""&gt;modern iktidarı, hiçbir şekilde temsili özelliği olmayan ve anti-hümanist yönü ağır basan bir süreç olarak ele alır. İktidar, Foucault’ya a göre, dağılmış, belirsiz, şekilsiz, öznesiz bir olgudur ama bireylerin fiziksel gövdelerini ve toplumsal kimliklerini oluşturur. Buna göre iktidarı bir üst yapı kurumu olarak gören ya da sınıf ilişkilerine bağlayan bütün modern kuramların yadsınması gerekir. Foucault için iktidar söylemsel olarak kurulur ve bütün yaşamı düzenler ama mutlak değildir; parçalanmıştır, çoğulcudur ve yaşamın her bir parçasındadır; beraberinde direnmeyi ve mücadeleyi getirmektedir. (Foucault, 1975).&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;div id="ftn2"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a style="" href="post-edit.g?blogID=3763782789085565833&amp;amp;postID=8718420490637889200#_ftnref2" name="_ftn2" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Freud’a göre Oedipal dönemde cinsel arzuları uyanan çocukta annesine yoğun bir cinsel istek ve bağlılık gelişir. Onun bu isteği babasını kendisinin karşıtı rakibi olarak görmesine yol açar. Babasını rakibi olarak görmesi aynı zamanda onda iğdiş (hadım) edilme korkusunu da geliştirir. İğdiş edilme korkusu erkek çocukta annesiyle cinsel bağ kurma arzusundan baskın çıkar. Bu durum erkek çocuğun babasıyla güçlü bir biçimde özdeşleşerek babayı ve böylelikle de diğer erkeklerle de ilişki olarak fallik (erkek cinsel organı) gücü ve iktidarı annelik bağına tercih etmesiyle gerçekleşir. Bu devre çocuğun karşıt cinsteki ebeveyne yönelik cinsel fanteziler ve bunların bastırılmasıdır. (Firestone). Bu anlatım, elbette ataerkil düzenin egemenliğinde geçerlidir ve özellikle Fransız feministlerce yapısöküme uğratılmıştır. &lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-8072230685559580326?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2009/07/pamuk-prenses-buyudu_30.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-3709585017812487782</guid><pubDate>Thu, 30 Jul 2009 10:39:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-07-30T13:41:31.695+03:00</atom:updated><title>PAMUK PRENSES'TEN KARÇOCUK'A...ANGELA CARTER</title><description>&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;KARÇOCUK&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Kış ortası; aşılmaz geçilmez, lekesiz bembeyaz. Kont ile karısı at gezintisinde, adam boz bir kısrağın sırtında, kadının atıysa kara, kara tilkilerin ışıl ışıl kürklerine sarınmış kadın ve kızıl topukları olan yüksek, kara, pırıl pırıl çizmeler giyiyor, mahmuzları da kızıl. Çoktan yağmış karların üstüne taze taze kar düşüyormuş; kar durunca bembeyaz olmuş bütün dünya. “İsterdim ki karbeyaz bir kızım olsun, “diyor Kont. Yola devam ediyorlar. Karda açılmış bir çukura geliyorlar. İçi kan dolmuş çukurun. Diyor ki Kont: “İsterdim ki kankırmızı bir kızım olsun.” Yine devam ediyorlar yola; ileride bir kuzgun, çıplak bir dala tünemiş. “İsterdim ki şu kuşun tüyleri misali bir karakızım olsun.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Tarifini bitirdiği anda Kont, orada dikiliyormuş işte kız, yolun karşısında, bembeyaz teni, kıpkırmızı dudakları, kapkara saçlarıyla ve çırılçıplak; erkeğin arzusunun çocuğuymuş o ve Kontes ondan nefret etmiş. Kont kızı tutup bindirmiş ata, eyerin ön kısmına oturtmuş, oysa Kontes’in aklında tek bir düşünce varmış: Nasıl kurtulurum şundan?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Kontes eldivenini düşürmüş karın üstüne ve kıza gidip bulmasını söylemiş; atını mahmuzlayarak kızı orada bırakıp gitmekmiş amacı, fakat Kont demiş ki : “Ben sana yeni eldiven alırım.” İşte o anda Kontes’in omuzlarını örten kürkler havalanıp kızı sarmalamış. Sonra, donmuş bir gölün yanından geçerlerken elmas broşunu atmış Kontes: “Göle dalıp getir onu bana, “ demiş. Fakat Kont demiş ki: “Balık mı o, bu soğukta yüzsün?” İşte o anda Kontes’in çizmeleri ayaklarından fırladığı gibi kızın bacaklarına geçivermiş. Artık eti sıyrılmış, kemik kadar çıplak kalmış Kontes, kız ise kürkler içinde ve çizmeli; Kont üzülmüş karısı için. Hepsi çiçek açmış güllerle dolu bir çalılığa varmışlar. “Bana bir gül kopar. “ demiş kıza Kontes. Demiş ki Kont: “Bak, işte buna karşı çıkamam.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Böylece bir gül koparmış kız, parmağına diken batmış, kanı akmış, feryat etmiş ve yere yıkılmış.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Ağlayarak atından inmiş Kont, pantolonunu çözmüş ve erkeklik organını ölü kızın içine sokmuş. Kontes, yerinde duramayan atını dizginleyerek dikkatle izlemiş onu; çok geçmeden işi bitmiş adamın.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Sonra erimeye başlamış kız. Az sonra hiçbir şey kalmamış geriye, bir tek, kuşun birinden düşmüş olacak bir tüy; karın üstünden, tilkinin birinin öldürdüğü bir hayvandan kalmışa benzer bir kan lekesi ve çalılıktan koparılan gülden başka. Kontes’in bütün giysileri yeniden üstündeymiş. Uzun elleriyle kürkünü okşamaktaymış. Kont gülü almış,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yere kadar eğilerek karısına sunmuş, ama güle değdiği anda elinden atmış onu Kontes. Demiş ki:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;“Batıyor!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Kanlı Oda’dan&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; line-height: 150%; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt; (2001)&lt;i style=""&gt; Karçocuk&lt;/i&gt;. Çev:&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Özden Arıkan-Pınar Savaş&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-3709585017812487782?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2009/07/pamuk-prensesten-karcocukaangela-carter.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-5161966411460151634</guid><pubDate>Tue, 24 Mar 2009 09:56:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-03-24T12:00:10.146+02:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Çetin Ceviz Çeviri</category><title>Why,  What for, How ?</title><description>&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Why, What for, How?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Aziz Nesin&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;A man and his wife walked into one of the most luxurious restaurants in town. Some men dressed in clothes like those of the old time marshals’ uniform opened the doors, took the overcoats of those entering the restaurant and showed them in.&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;        &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;The saloon of the restaurant was as big as an opera-hall. The man and the woman sat down at a table. The lights of the chandeliers hanging from the ceiling above &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;dazzled the man’s eyes. They were stepping on the carpets with rich tuft. The starched white napkin was as large as a pillowcase. The waiter brought three forks, two spoons and two knives for each of them. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;They ordered&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;the meal.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;There was music. The person who was playing the piano was out of sight. The violinist was behind the microphone. He must have been over his &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;fifties. He was wearing glasses.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “This the violinist …” the woman &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;said.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Exactly…” the man&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;said, “he will be playing here every night.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;― “I wonder if he still has any hopes left?...” the woman said.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “From time to time his hopes are broken. But generally he is hopeful. Especially when he drinks…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “His hope when he first took up the violin…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Maybe it is completely lost.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Maybe he believes that he hasn’t been understood.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;― “Maybe that’s really the case.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Everybody is a little bit like that…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;A group of ten people, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;men and women, came and sat at a long table next to them. There were four men sitting at the table on their left. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;The man said to his wife;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;― “I’m bored…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;― “Because of the lights,” the woman said, “they are too bright.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;First, the man untied the knot of his tie and then he undid his collar button.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;          &lt;/span&gt;― “Maybe you are bored because of the music…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “No,” the man&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;said, “I’m bored&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;because of the atmosphere. It’s very oppressive...”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;The man was watching &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;those who were eating their meals. The face of the man eating on the right side of him was covered with smoke. Then that face turned into a head of a rhinoceros. An enormous&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;rhinoceros head. A rhinoceros with a human body &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;had come to the restaurant and &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;was eating a meal. Its jaws were opening wide, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;its cheeks were puffing up, then a big lump was sliding down his throat. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;The head of an elderly woman had also turned into a head of a wild boar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “I’m bored … “ the man said.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Because it is hot …” the woman said, “there is cigarette smoke also.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;The man saw a head of a mule at the opposite table.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;He said to his wife:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― Just look at them; they are all animals. Ugly, wild animals. Look at that woman. Isn’t she an orangutang?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “That’s what you think,” his wife said, “it is because you are bored.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “What would the world lose if people in this restaurant dropped dead, now suddenly dropped dead?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “You used to like people.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “I like people, people … When a human being dies, the world should lose something.” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “They may be thinking the same thing for you,” his wife said. I am sure they are saying, ‘so what if that guy died?’”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “No … they don’t think. Look at that one whose eyes had grown as small as pin-heads. He hasn’t got any worries on this earth. Such a person can’t think. He wouldn’t&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;know how to think…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;The hyena next to him was biting the cutlet as if it were the thigh of a calf.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “They have their own problems too, of course.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “So they have … Only their own problems. A wolf has its own problems as well.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;After a while the man said again: &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “I feel as if I were being strangled...”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;His wife said, “Let’s go out...”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Do you know what I feel like doing?” the man &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;said. “I wish I were a giant among these animal faced people. Then I would stand at the door of the restaurant and put everybody sitting here through a test.” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;While he was saying these things the man suddenly cried out, &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “My hands are getting bigger!...”.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “You are getting taller too …” &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;his wife said.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;The chair the man was sitting on cracked.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;        &lt;/span&gt;― “Oh my God, what’s happening to you like this?” the woman said, “How big you have grown!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;          &lt;/span&gt;In his seat the man &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;was becoming bigger, growing larger and getting taller. The man, who had turned into a giant, suddenly jumped up from his seat and blocked the restaurant door. Then he shouted,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Heeeey!...”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;The whole place shook with the sound. The people in the restaurant stopped eating and talking.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;        &lt;/span&gt;The woman in a begging voice said to her husband who was blocking the door,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;        &lt;/span&gt;― “Let’s go...”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;The man shouted at the people in the restaurant:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;        &lt;/span&gt;― “Get into a line, all of you! I’m going to put you through a test...”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;        &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;The people in the restaurant, because they were so frightened, formed a line in front of the man who was as big as four men now. The man asked the one standing at the head of the line:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Why?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;When the man couldn’t give him the answer, he hit him on the face with the back of his hand.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Get out! ...” he shouted.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;He asked the next man in the line,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “What for?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;When he couldn’t get an answer, he kicked the man on&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;the ass and sent him out of the door. Then he asked the third person standing in the line:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “How?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;        &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;When he couldn’t get an answer, he spat on the man’s face. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;He said to a fat woman,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Who?...” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;None of those in the restaurant was able to answer the questions of “Why, what for, how, who?” and the huge man threw them out with humiliating words.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Among &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;the crowd, there rose a voice like a whizzing sound,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “We should also ask him some questions...” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;This whizzing sound caused a waving movement among the crowd.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;All of them cried out,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Let us ask him questions!...”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;One of them asked the huge man,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “I’m a driver; tell me now, do you know how to pump air into an automobile tire?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;The man kept silent. He kept silent but &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;his body got smaller, his height got a bit shorter like a deflating baloon. Then a woman said to the huge man,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;― I’m a whore. Tell me now, how many positions you can take in bed!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;The man couldn’t answer this question either. He got smaller. He got much shorter. As he grew smaller, the people who were asking him the questions he could not answer were getting taller and bigger.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;One of them came forward and asked,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Tell me now, when you are earning three hundred Turkish pounds per month, how can you spend three thousand Turkish pounds in a month?” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;The man couldn’t answer this question, either. He wasn’t able to answer any of the &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;questions. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Now, you are back to your former height and size¸ let’s go...” his wife said.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Right,” the man said, “I’m going to disappear completely by getting smaller and smaller. Let’s go before some other people ask me some other questions and &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;before I disappear completely.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;The man and his wife went out. A cool breeze hit their faces. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;          &lt;/span&gt;― “They too must exist,” the woman &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;said, “they too must live. If they didn’t exist, you wouldn’t be here, there wouldn’t be this uneasiness of yours.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;        &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;The man muttered to himself:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;― “Why? What for? Where? When?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;          &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;                     &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;            &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;  Çev: Deniz Gündoğan&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 99pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-5161966411460151634?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2009/03/why-what-for-how.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>2</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-7108945416701831583</guid><pubDate>Thu, 26 Feb 2009 16:00:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-02-26T18:04:45.594+02:00</atom:updated><title>"Elime Tutun"... Belleğin derinliklerinde, dilsizliğin cinselliğinde...</title><description>&lt;div align="justify"&gt;Elime Tutun, çevirmen Aslı Biçen’in ilk kitabı. Biçen bu ilk kitabında zihnimizin arka bahçesinde saklanan imgeleri farklı bir bakış açısıyla harmanlayarak su yüzüne çıkarıyor ve felsefenin, ruhbilimin, deliliğin, cinselliğin, dilin, özellikle de belleğin işleyişini irdeleyerek bir kadınla bir erkeğin karmaşık doğalarını açımlıyor. Elime Tutun, bir sözcük oyunuyla açılan ve temposunu son sayfasına kadar hiç düşürmeyen bir yapıt. Cinselliğini yitirmiş bir adamla kendi dilini yavaş yavaş kaybederek deliliğe sürüklenen bir kadının imkansız ilişkisi üzerine kurulmuş. Anlatının odak noktasında bir adamla bir kadın var ama sonsuzluğu, daimi derinliği simgeleyen deniz de baskın bir öğe olarak karşımıza çıkıyor. Cinsellik yoksunu adamla sözcük perhizine yakalanarak deliliğe adım adım yaklaşan kadın birbirlerini sevmeye çalışırken, onları aynı yaşam çizgisinde buluşturan Kadıköy-Beşiktaş vapur seferleri de gitgide cinselliğin, belki de cinselliksizliğin, deliliğin, belleğin çarpıcı, çarpıtıcı ve sarsıcı dönüşümlerine tanıklık ediyor. Bu tanıklık sürecine kadının kocası da eklenince, bütün bu sancılı yansımalar şiddetini ikiye, üçe katlıyor. Böylece sevişmesiz, yasaklı bir adam, kendi kurduğu ama sonradan denetiminden çıkan bir dille boğuşmak zorunda kalan bir kadın, cinsellik için kullanılan, hayatın bir yerine sıkışıp kalmış koca üçgeninde başlayan itişip kakışmalar, zihin oyunları, sayfalar boyunca sürüp gidiyor. Biçen sözcükleri, imgeleri öylesine derinlikli bir biçimde yoğuruyor ki, zaman zaman olayları, karakterlerin bellek işleyişlerini kavramakta zorlanıyoruz. Biçen’in düşünce biçimini ve imgelem dünyasını anlamaya başladığımızdaysa yazarın kaleminden dökülenler sanki daha yakına geliyor; önceleri bize biraz uzak ve soyut görünen eğretilemeler de zihnimizde tek tek anlamını bulmaya başlıyor.       Sayfalar ilerledikçe Biçen bu kısa ama son derece yoğun anlatısında kalemini derine, hep daha derine batırmaktan çekinmiyor. Dilsizliğin dilini, deliliği, belleği, belleğin sınırlarını ve oynadığı karmaşık oyunları, cinselliği, cinselliğin kaybedilişini ve bunun yarattığı hezeyanları, histeriyi, tümünün sonucunda da ölümü anlatırken edebiyattan, ruhbilimden ve felsefeden de yardım alarak bu üçlünün derinliklerinde dolaşıyor. Bu yönüyle Elime Tutun’a salt anlatı demek haksızlık olur gibi geliyor bana. Yeri geliyor, yazarın “arka bahçesinde” saklananlar özyaşamöyküsü tadında dökülüyor sayfalara; yeri geliyor, yazar, yarattığı karakterler hakkında üçüncü bir kişi olarak keskin yorumlarını, gözlemlerini, çözümlemelerini sunuyor. Biçen sanki yıllardır zihninde biriktirdiği, hayatın üzerine yüklediği düşünceleri, anlamları, anlamsızlıkları, kıyıda yaşamanın yol açtığı sancıları, hatta cinselliği, dilsizliği, deliliği olanca gücüyle boşaltıyor kitabın sayfalarına. Sözcükler, imgeler umarsız bir biçimde sürüklenip akarken bir bakıma rahatlıyor yazarımız, üzerinden yük kalkmış gibi hafifliyor. Biçen’in farklı yaklaşımıyla şekillenen ve birbirini tamamlamak isteyip de tamamlayamayan karakterlerle okura sunulan bu anlatıda yaratılan dile de değinelim. Çevirilerinden aşina olduğumuz üzere Biçen’in dili son derece incelikli ve yapmacıklıktan uzak. Nasıl hissediyorsa, o yöne doğru çeviriyor kalemini. Bazen kalemi acıyla seğiriyor ve hüzünlü bir dille buluşturuyor bizi, bazen çılgınlığın tutsağı oluyor ve deliliğin pençesindeki bir akıl hastasının ağzından dökülenleri veriyor okura tereddüt etmeksizin. Fakat Biçen, samimi üslubuna karşın anlatısında ele aldığı konulardan dolayı yer yer kapalı bir anlatımı tercih ediyor.  Sonuçta Elime Tutun için hem yazarın kişisel yolculuğunun, hem yaratılan sıradışı karakterlerdeki ruhsal sancıların, hem de dil, cinsellik gibi evrensel temaların belleğin penceresinden sayfalara dökümü diyebiliriz. Yazar bir sözcük oyunuyla başlattığı bu anlatımı gene bir sözcük oyunuyla bitirirken, bize de dilin gücüne bir kez daha inanmak düşüyor: “Elimi tut, Elime Tutun, elimden tut, elimde tutkun.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Picus, Mayıs-2005'de yayımlanmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-7108945416701831583?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2009/02/elime-tutun-bellegin-derinliklerinde.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-4951711096667888686</guid><pubDate>Thu, 26 Feb 2009 15:21:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-02-26T17:44:58.001+02:00</atom:updated><title>"Bittim ben Nihat"...</title><description>"Niye böyle Nihat, niye böyle be?"&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu sözler "Süper Baba" dizisinin son bölümünde Fiko'nun yaşamı delicesine yumrukladığına dair... Yaşanmışlıklara, gönderilmemiş mektuplar salımındaki bütün yaşanmamışlıklara, arada kalmalara, evetlerin hayırlara, hayırların evetlere dönüşümlerine, tıkanmışlıklara, bir aşk öncesi ve bir aşk sonrası bütün duraklara dair...Can dostuna öylesine naif bir soru...Bir çocuk masumluğunda; gerçekten bilinmeyene dair bir soru: "Niye?" Niye be?" Ama öylesine hırçın bir haykırış... "Bittim ben..."Sözcüklerin bittiği yer. Edimlerin bitti yer... Orta yaşın ardından bakakalmak yalnzca...Sevdiğine tutuk kalmak. Necatigil ustanın dizleri aklımda: "Sevgileri yarınlara bıraktınız; çekingen, tutuk, saygılı..." Evet, nedense hep saygılı... Ona saygılı, buna saygılı ama kendine saygılı değil. Tutuk... Evet..Kendinden başka her seye tutkun ama kendine tutuk, kilitli... Sonrası.. Hayatın daha da kendisi...İki nefes daha ve ölüm... Çok gerçek. Her gün gibi. Hani şu an suratımıza çarpan kış rüzgârı gibi... Tüm duyuların uyaran bir alarm gibi.Ağzını açıp o sözleri dökememek. Nedense. Çünkü "Hayatın her duruma hakkı var mıdır" diye soran Rainer Maria Rilke gibi.. Çünkü hayatın her duruma hakkı var; her şeye... O kilden mucizeler yaratacak insan sanki. Başka çaresi yok ki... Sözlerden, edimlerden korkmamayı becerebilmek. Sonucu ne olursa olsun. Gitme diyebilmek ya da kal diyebilmek ya da her neyse. Zorlamadan, o kalıplaşmış hiyerarşiyi kurmadan... Kadın- erkek, erkek-kadın, kadın-kadın, erkek- erkek ya da erkek-kadın-erkek. Fark etmiyor çok da. "Gönül dostu" çizgisine inanıyorum ben daha çok. Gönül gözüne...İşin özüne... Diğer meseleler iyi, hoş ama... Hep bir ama'sı var... Diğerinde ise sadece hiyeraşiden, baskıdan uzak. Karşılılı etkileşimin, konuşmanın oldugu güneşli pazartesiler, salılar, çarşambalar... Ne kadar yetecekse artık. Sadece sözcüklere dökebilmek yüreği. Yüreğin dalglarını karşı tarafa geri verebilmek. "Akasya kokulu sabahlarımı geri verin" diyebilmek... " Geri verin zamanımı" diyebilmek... Sonra neredeysen orası olur işte masal. Masallara inanmayı bırakmamak; içindeki çarpık kodları çözsek de--biraz mizah burada; ah feminizmin yıllar yıllar boyuncaki dayanılmaz hafifliği! Çekirdekten yetişmek insanı mahvediyor!-- bir yanım masallara inanmayı sürdürmeyi seviyor. İnanmayı sevmeyi sevmek gibi...Sonrası, eğer aşk diye bir sey için konuşuyorsak burada...Nedense "Süper Baba"nın bu sahnesini günlerdir durmaksızın izliyorum. Sen çok yaşa e mi Şevket Altuğ! Nedense. Yara var mı? Bilemiyorum. Var belki de... Eskilere gömülü çok. Çok çok sonradan gelen bir cevap. Etkisi..&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;?&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;? ?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Her şey sorulardan bir üçgendi çokça zamandır. Ama artık değil. Çünkü gerçek sözcükleri yüreğe dökememek; zamanında. Zaman-mekan-insan'da yaşanılıyor her şey. Kaçıyor işte o an! Yıllar sonra geri gelse de... Bir yan, fevkâlede önemli bir yan, eksik... "Eksik bir şey mi var " diye sorası geliyor sonra, çokça. İtiraf edememek. O anın sarhoşluğu ama içinde ince bir sızı. "Niye? Niye be?" Zamanı geri döndürdüğünü zannetmek. "Unutma Bahçesi"ne elinde çadırlarla gidip kamp kurabilmeyi düşlemek. O düşün peşine takılmak ama aslında unutmak diye bir şey olmadığını görmek. Unutursa yavaşlar insan. Yavaşlarsa unutur. Düş insanı yavaşlatır. Yavaşlarsa insan... Yavaşlamanın yeni bir şeye başlamak olduğunu zannetmek. Her şeye yeniden başlamanın unutmanın hızını yavaşlattığını zannetmek. Sözlere, edimlere yeniden daha yavaşça, belki bu sefer daha kendince, daha bilinçle ne istediğini bilir gibi başlamak. Ve eskinin kendini öylece unutturduğunu zannettmek. Unutmak-yavaşlamak-unutmak-yeniden başlamak. Zor kavramlar, zor sözceler. Grifit. Ama çok kolaymış gibi yaşamak. Nedense."Süper Baba"'nın sonu mutlu bitiyor. Kal diyebiliyor Fiko. Kız kalıyor. "Çengelköy olur masal çünkü". Süper bir kahramanın masalı çünkü. Süperman-Süper Baba.... Gene feminist duyarlılığın dayanılmaz hafifliği! Hodri meydan diyesi geliyor mu bu insanın burada; "Süper Baba"'nın eril kodlarını çözesi geliyor mu insanın şimdi! Kız edilgen, erkek etken diye söze başlayası geliyor mu ya da kuşatıldığımız "heteronormatif" düzeni yeniden ürettiğimize dair neleri bulabileceğimze--dizide çok şey bulursuz bu konuda, ayrı konu şimdi-- ilişkin söze başlayabiimek. Bana göre, pek değil! Masallara inanmayı sevdiğimi sevdiğimi söylemiştim... Bazı "şeyleri" o pek mühim yapısöküme uğratmak, kodlarını yerle bir etmek istemiyor insan zaman zaman. Öyle kalsın istiyor. Naif. Bazen sorgulanmadan. Bazen Çengelköy masalı gibi. Dünya iyi bir yermiş gibi. İlkokul şarkıları gibi. Ya da "Dostlarım" (Sevinç Erbulak) şarkısındaki gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"özgürlük uçsuz bucaksız bir ülke&lt;br /&gt;sevgin ışık tutmazsa yolunu bulamam ki&lt;br /&gt;mutluluk uzansam tutunacak kadar yakın&lt;br /&gt;dostlarım olmazsa tadına varamam ki&lt;br /&gt;hiç bir olay gerçek olmaz&lt;br /&gt;dostlarıma anlatmadan&lt;br /&gt;hiç bir sevinç tamam olmaz&lt;br /&gt;sevenle paylaşmadan&lt;br /&gt;masallar masal değil&lt;br /&gt;sevgiyle anlatmadan&lt;br /&gt;dostlar arasında bugün sevgiyle dolu yüreğim"...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Belki fazlasıyla gizemli bir hava, belki de fazlasıyla romantik? Her şey söylem üzerine kurulu değil mi zaten? Söylemin kendi aynamızdan yansıyan gücü. Çoğunlukla örülü düzene karşı koyan, kendi alternatif platformumuzu ya da direnişimizi de yaratan karşı bir düzlem. Ama bazen...Öylesine naif, olduğu gibi kalsın istiyor insan.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;"Bittim ben Nihat"! haykırışının bedenimde yarattığı dalgalar gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.youtube.com/watch?v=FRHuIsHZd6c&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-4951711096667888686?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><enclosure type='' url='http://www.youtube.com/watch?v=FRHuIsHZd6c' length='0'/><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2009/02/bittim-ben-nihat_26.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-4292234205694059401</guid><pubDate>Thu, 26 Feb 2009 15:19:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-02-26T17:20:50.302+02:00</atom:updated><title>Eşekarısı-Yurdanur Hocam'dan...</title><description>&lt;div align="justify"&gt;Eşekarısı&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yurdanur Salman &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Eşekarısı zehirli iğnesini uzun zamandır kimseye ya da hiçbir şeye batırmadı. Bu nedenle içinde çok zehir biriktiğini tahmin edebilirsiniz. Bu kez işe giriştiğinde çevreye, bu arada size de biraz zehir sıçrarsa, bunun nedenini biliyorsunuz. Ayrıca dil, öykünme, yineleme, hızlı düşünme, kayma, sürçme, dolaşma gibi nedenlerle kaçak yaptığından, hepimize –bir katre de olsa– zehir düşmesi kaçınılmaz görünüyor. Ama biliyoruz, birazcık zehir bazen pan-zehir de olabilir. Haydi bakalım, şimdi zehir başına!Söz konusu muz olunca, bu maymunlar kendilerini tutamıyorlar... Biliyorsunuz, muzlar sık sık söze konu olurlar. Belgesellerde de, maymunların beslenmeleri açısından muzlardan söz etmek kaçınılmaz gibidir. İşte söz konusu muzlardan biri olunca –olgunlaşınca diye anlayınız, sözdizimsel olarak başka türlü anlamanıza izin verilemez– maymunlar kendilerini tutamıyorlar. Yani, maymunların denetim düzeneği, söz konu muz olgunlaşınca işlemez oluyor, değil mi? Belki de değil. Anlatılmak istenen, muz söz konusu olunca – muzu düşünecek olursak/muzu göz önüne ya da ağız önüne aldığımız zaman – maymunlar kendilerini tutamıyorlar. Eh, biz de dilimizi tutamıyoruz... Maymundan geldiğimiz çok belli değil mi?....ekonomimiz olsun, .... dış ülkelerle ilişkilerimiz olsun .... hamdolsun .... çok iyi durumda... Konuşmacı birşeyleri fena halde oluşturmaya çalışıyor. . . Oluşturduğunu sanarak ya da buna inanarak arada bir de birilerine hamdediyor. Ama iyi duruma getirdiği şeylerin bir listesini yapıyorsa, “Hamdi olsun”u ulamayla söylüyor da olamaz mı? Hangisi olursa olsun, bu bağlamda fark etmiyor artık, hamdolsun!....gerek.... olsun, gerek.... olsun...Neden gerek olsun? Gerek gerekiyorsa olsun olmasın! Ben bile zehirli iğnemi batırırken ekonomi ilkesini gözetiyorum. Yoksa bu kadar gereğin ortaya çıktığı bir durumda nasıl yeterli zehir olsun? Ya gerek .... gerek....ya da....olsun .... olsun olsun, neyimize yetmiyor? Dil kalıplarını bile bol keseden harcıyoruz, sonra gerek olduğunda elimizde bir şey olmuyor! Konuşmak için mi konuşuyoruz? Sözcükleri, kalıpları, dilbilgisi çatılarını boşa harcamak için mi? Böylece elimizde dilsel araç olmasın! Eşekarısı da gelsin bizi soksun! Eh, bu da bir seçim! Belki bu zehire tiryaki ya da şerbetlenmiş olanlar vardır! Olsun! Böylece eşekarısının zehirine de biraz gerek olsun.Türkiye’de hiç değişmeyen bir yara var.(bir haber bülteni)Türkiye’de bir yaranız mutlaka olacak, bu yara da zaman zaman değişecek. Yaralar bir yana, değişmeyen yaralar ne kadar da can sıkıcıdır! Hatta, yaranızdan canınızın sıkılmaması için, üstüne çeşitli maddeler uygulayıp o yarayı zaman zaman kaşımalı, değiştirmeli, geliştirmeli, azdırmalı, yaşatmalısınız. Ne de olsa Türk insanı yarasından sorumludur! Ama bir yara var ki o sürekli değişiyor, kılıktan kılığa giriyor. Hangi çareyi uygularsanız uygulayın, iyileşmiyor, büyüyor, azıyor, denetlenemez duruma geliyor! Eşekarısı zehiri uyguluyorsunuz, gene değişmiyor, iyileşmiyor, kapanmıyor, daha da beter oluyor? Ne yarası mı? Bildiniz! Elbette dil yarası ya da dil (gönül) yâresi bu onmaz yara!.... aracı firmalar aracılığıyla... Arada birşeyler eksik kalmamış mı sizce, Tanrı aşkına? Aracı firmalar aracılığıyla aramak, araya bir şey sokmak, arayı bulmak, arayı yapmak, arayı bozmak falan filan felan fişmekân gibi? Bir şeyin bunca kez yinelendiğini işitmek, gene de bir eksiklik ya da tam olarak anlatılamış bir anlamla karşı karşıya kalmışlık duygusu yaşamak insanı kendi dil ya da anlama yetilerinden kuşku duymaya sürüklüyor. Ne hakları var bizi bunca eksiklik, yetersizlik, anlayışsızlık duygusuna sürüklemeye? Oldu olacak, insan araya bir şey daha sokar da, art arda dizdiği sözcükler arasındaki anlam bağlantısını tam kurar, dinleyene –belki anlatanın kendisine de– hayırlı bir yardımda bulunmuş olur!....birlikte paylaşalım...Bunu ancak mafya üyeleri yapabilir ya da yapmalı... Vurdukları voleyi –tele-vole, uzaktan vurulmuş vole de olabilir bu– birlikte, herkes oradayken paylaşmazlarsa, üyelerden biri kaçak yapabilir, onun için sıkı denetlemek gerekir böyle paylaşmaları. Yani iş paylaşma olmaz da, payla-ma’ya dönüşebilir. Mafyanın paylama’dan çok, hatta paylaşmadan çok yararlandığını biliyoruz. Birinde biri birini paylıyor, öbüründe birşeyler payla-ş-ılıyor. Buradaki –ş–, işteşliği göstermeye yetmiyor mu, Eşekarıları’nın Tanrısı aşkına? O zaman birlikte paylaşmak, örneğin eğlenceyi, öğrenci, işçi vb. Birlik’inde paylaşmak gibi anlamlara gelmeli de, lafımız yerini bulmalı! Buradaki fazlalıktan gelen yanlışı benimle birlikte paylaşabildiniz mi acaba?....felsefik/coğrafik ...fik ...fik ...fik... (sizin için fık, fuk, fük de olabilir)Bu türden fik-fik-lemeler fena halde can yakıyor... Bir kere çok sivri uçları var... Sonra garip bir “sıfatlık” biçimleri var... Felsefî/coğrafî olsalar, Arapça sıfat olacaklar... Ekonomik/politik olsalar Fransızca sıfat olacaklar. Ama sonlarına bir –k taktıkları için yalnızca batıcı, fena halde acı verici, can ve beyin yakıcı oluyorlar. Benim iğnemin ucu da keşke bu kadar batıcık, incitik, zehirleyicik olabilse... Çok zorlarsam olabilir belki?Ortaya.... bir şey yapmak...Ortaya koymak... olabilir. Ortaya sermek... olabilir... Ortaya dökmek de... olabilir. Baklava tepsisini ortaya getirmek de olabilir ve çok iyi olabilir. Ama ortaya göstermek... ortaya sergilemek... nasıl olabilir? Bunu ortaya göstermedikleri için, ben de tam ortada bulunduğum için, gösterilen şeyi neden bir türlü göremediğimi hep merak ediyorum. “Salt çeşitleme üretmek adına ortalarda böyle başıboş dolaşılmaz,” demek geliyor içimden.Pek çok sektör sekte yedi.(TV programı)S-s uyumuna dikkat edin, yalvarırım. Ben sektör değilim, ama hiç sekte yemedim. Sektör olmadığım için mi hiç tadamadım şu sekte denen şeyi? Nemene bir tadı var acaba? Pek çok şeyin sekteye uğradığı ülkemizde, insanlar, firmalar, sektörler, Sekte’ye uğrayıp arada bir sekte yiyecek zaman da bulabiliyorlar demek ki? Eh, afiyet olsun, ya da olmasın. Her şey sizin iyi niyetinize ya da dil duygunuzun esnekliğine bağlı artık!Bu yıl vergiden 5 katrilyon gelir... (gazete başlığı)Gelir mi, gelmez mi? Birisi hesabını yapmış, tahminde bulunuyor, gel-mek fiilini geniş zamanda çekerek bu tahminini bize iletmeye çaışıyor. “Gider” de deseydi aynı dilbilgisel açıklamaya ve anlama varacaktık. Evet, gazete başlıkları kısa ve özlü olmalı, ama anlatmak istediğini kısa yoldan ve eksiksiz anlatmalı. Haberin altını okuyorsunuz: Aaa, meğer bu “gelir”, geniş zamanda çekilmiş fiil değilmiş de, admış. Yani bu yıl vergiden 5 katrilyon “gelir” sağlanacakmış. Bu sağlamayı okurun yapması bekleniyor; gazete demek istediğini tam anlatamıyor. Ben de o gazeteyi, doğrusu, ilk elden doğru haber almak için değil de, kedilerime tuvalet kâğıdı yapmak için kullanıyorum. Bu durumda, kendi iğnemle kendimi sokmam gerekiyor ama ben bu zehirlenmeye dünden razıyım. Birilerinin bunun cezasını ödemesi gerekiyor çünkü!... ‘nın olmalı mı, olmamalı mı? Ya da ne zaman olmalı, ne zaman olmamalı?“Çocuk ve annelerin...” Böyle deyişleri okuyunca ya da duyunca, başlıyorum dört işlemden toplamayı uygulamaya. Neden mi? Hiç bilemiyorum ki kaç çocuk olduğunu! “Çocuğun ve annelerin mi?” “Çocukların ve annelerin mi?” “Ne fark eder?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama inanın bana bazen tek çocuk ya da çok çocuk olması çok fark ediyor! “Çocuk”un düşürülmeyeceği zaman var, “çocukların” düşürülmeyeceği zaman var, “çocuklarının” düşürülmeyeceği zaman var! Aynı mantıkla “nın”ın düşürüleceği zamanlar var, düşürülemeyeceği zamanlar var. “Delirdin mi?” diyebilirsiniz. Başkasının yapması gereken hesapları ben yapmak zorunda kaldığım ve hesabı doğrultamadığım zamanlarda, delirmenin eşiğine geliyorum ve iğneme hâkim olamıyorum!&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kitap-lık, Sayı: 63 / Temmuz 2003 &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-4292234205694059401?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2009/02/esekars-yurdanur-hocamdan_26.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-4100260802092336862</guid><pubDate>Sat, 17 Jan 2009 10:43:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-01-20T11:08:12.701+02:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Öyküden öyküme arka bahçeye</category><title>A WAY TO SOUL</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 115%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;                    &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 115%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;                            &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;                                &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 54pt; text-indent: -36pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;!--[if !supportLists]--&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;I.&lt;span style=""&gt;            &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;WHEN&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;DOLLY MEETS SOLE&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;She was, at full length, lying on that floor as cold as stone-cold when I happened to find her. Was she dead? How on earth nobody has seen this little creature here! So crinkled up just round the corner of this rest-room, oh no! Shit house… Yes this god damn bloody shit house, this cesspool! Oh so bloody place, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“Tangoneon” “Caminito! So Buenos Aires! Anyways. Oh, no! That cleft forehead! Her forehead, left side, was drenched in blood; she was unconscious, I guess…and through that terrible bobbery I could still hear &lt;i style=""&gt;Caminito&lt;/i&gt; &lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;playing onstage:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;Little path that time has erased,&lt;br /&gt;That one day saw us pass by together,&lt;br /&gt;I have come for the last time,&lt;br /&gt;I have come to tell you my woes.&lt;br /&gt;Little path, you were then,&lt;br /&gt;embroidered in clover and flowering reeds,&lt;br /&gt;a shadow you will soon be,&lt;br /&gt;a shadow the same as myself.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;I could still hear the crusty touch of high heels on waxed floor…Ladies and so called gentlemen…Not the right time to think about gentlemen, definitely! It is the time for just grabbing a bunch of used toilet roll and compressing her forehead. And throwing some drop of water to her face. Yes, water droplets, help us please! Oh, how severe! Running blood is all I could see now, so more toilet roll! All used and scarlet. Aha! Yes! And a bit of cologne—which I sometimes keep for myself in my purple bag— Yes! Now I could see the greenish eyes of her half-opening and chapped mouth hardly whispering “take me out of here!”&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;So, half alive she just leaned on me and my arms, free flowing, wrapped around her slim mignon body. I thought I should just sneak off, the back door opening to bus stops, a few yards to the Theatre. But no! No bus stop, for sure, look at us! &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;There must be enough money somewhere in my bag, just for the cab. After all I’ll do some fancy lady’s hair tomorrow morning and I already have a hard tip from tonight’s cigarette selling; one good damn thing for tonight! Oh! I kept hearing jumble words of her now “if I could only…just...oh, don’t... don’t do that! ! Don’t! I say! where, is she, where now...” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;When we were about to fade away in dusk, chilly breeze turned up to be more and more harsh and the fabric lined streets of my beloved Buenos Aires became more and more shady. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Far behind I could still hear the laughing high heels running into each other, now with &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;Fui Mos&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;playing:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;We were the traveler who doesn't beg, who doesn't pray&lt;br /&gt;who doesn't cry, who lay down to die.&lt;br /&gt;Go...!&lt;br /&gt;Don't you understand that you are killing you..?&lt;br /&gt;Don't you understand that I am calling you..?&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;That was how I found my Sole, my mignon, the dearest!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;About twenty minutes later, we were safe, now at my place on north Paso Street, a little apartment facing towards a kosher food nexus and 19th Century Art Noveau Building, now in restoration. I prepared the small spring couch for her, changed one-week bed sheets and brought her a thick blanket. She lay down, hardly trying to speak. Her forehead was not bleeding anymore, but I rushed to the bedroom to grab a piece of clean cloth with a bit of tenture d’iyote. When I came back to her side, her eyes were wide open. I could see an amazing deep marbling green; too bright but still… Ah yes, the look of Edith Piaf.. somehow…Yes! She seems to poke out of somewhere, calling “Non, je ne regrette rien”. Now I realized I was just staring at her. Too much of staring, I guess. I decided to bring her some tea, to calm her down, whatever happened to her, tonight! I wanted to learn, I wanted to ask.. But.. How… When I was just about to pull myself together to bend towards the kitchen, she spoke. Yes, her words were barely heard. Or did I just get her wrong, Oh!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“I killed him, I guess”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“You, what??”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“I killed him…My husband…. and Ezra… my daughter...”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“What!! Oh, what! You killed your daughter too?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Oh no! She’s… She’s….don’t know…” &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;I could definitely feel the wind chill from my back ajar window, creeping inside.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;I have to make some tea, for sure. And now she couldn’t hold her deep green eyes open any longer; all of a sudden her head just dropped aside. Oh what a night!&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;I sighed to myself. Who was&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;she! Was she meant to die here!! In this cramped lonely cold apartment. What I needed is just this, in my blank blink life? I felt myself unceasingly rolling down and down, through a swirling hole tonight, as if I’m Alice in Wonderland… or Alice in Rednowland cause tonight I had enough blood, for sure. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="line-height: 115%;" lang="EN-US"&gt;Yes, I must make some tea. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;And put some music on, as well. Damn it! I love Tango, anyways, so &lt;i style=""&gt;Soledad. &lt;/i&gt;Playing &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;now. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;In my loneliness day by day,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;my life was in agony.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;The hurting gave me the courage,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;to continue, to continue...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;A few minutes later I sat beside her, holding a cup of tea in one hand, in case she wakes up.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;I wanted to touch her tight face somehow. She is a plain beauty, I say. Oh, I could see that deep green eyes and dry mouth opening again. Her voice sounds somehow dry as well.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Please help me… I killed my husband, just stabbed him…cause… cause…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;Soledad&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;.. is still playing…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Ok, first take a sip here, it’ll calm you down, then tell me everything far from the start, please!” &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Without saying a single word, she, in a rather brisk way just bent down and grabbed the cup from my coldish hand and it all started since then. Now the mouth of her has turned into a breath of fresh air, a breath of fresh soul breaking through her bruised body, now telling everything just like a flash…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“My name is Sole…hmm…oh it hurts! My head! That bastard stole money when I was just coming from…it hurts…I remember him; but slight images revolving around my mind. Thank God, I still have my bag, identity cards and etc…Why did I come to that bar… I hate Tango you know, you love it, I guess. It is so cliche, passion and love and the wit, they &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;say. Love does not exist! All imaginary relations everywhere. Oh my Ezra… where is she now? You know I killed him…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;She took a deep breath inside; as if she inhaled&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;the every bit of bitter world surrounding her;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;she was in a way in her uncanny womb now; ready to rush out…ready to pour out…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“I was home early today, we had a boycott in the cafeteria, about food prices, and you know I work at that big clothing store a “Peuque” just a few meters to the Subway. I work as a “saleswoman”, they say so. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;I guess, I was home early today… and oh dear Ezra...and He!! He was pushing Ezra towards the wall; the only hanging picture- Klimt falling down, breaking into pieces. And he was swooping down on my Ezra, making those familiar groaning, eyes seeing red, the familiar &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;beast self once more; clumsy but breezy hands all over &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;my little Ezra’s body. Like &lt;i style=""&gt;Leda and the Swann&lt;/i&gt;, all I can say;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;A sudden blow: the great wings beating still&lt;br /&gt;above the staggering girl, her thighs caressed&lt;span style=""&gt;                                                                                                &lt;/span&gt;By the dark webs, her nape caught in his bill,&lt;br /&gt;He holds her helpless breast upon his breast…. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“Ezra could not scream or shout. I know she was frozen deep inside, somewhere; motionless, without any kind of reaction; locked!&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“So &lt;span style="color:black;"&gt;I knew the silence, I knew it, believe me but eventually I heard her body bursting out; screaming all over again. Zeev didn’t notice me at all; he was far too occupied. And my mind…and my body. I felt totally paralyzed. I felt I was at the edge of an abyss, dark waves mounting up; up to my neck, taking my life all at once. I could not breathe for a while; it ached far too much and when I started to breathe heavily all I took inside was just smoke; tasted completely dark and cruel. And my mind kept saying the word on and on. I, on my tiptoe, went to the kitchen. I remembered the very first day that I embraced my little Ezra into my arms…&lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“So a few minutes later…three stabs on the back…&lt;/span&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt; and the greenish carpet was already full of blood just creeping away, creating a thin path.&lt;span style="color:black;"&gt; All I can say is, now…all I can know is.. All I figure out is …but Ezra!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;Soledad&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;…has stopped playing… I must change the record, now… But as I sat and listened to this mignon woman, called Sole, my whole body seemed to be buried under white muddy avalanche. I was totally shaken by deadly snowpack and my heart was sunk into deep blue waters. Cold. It is damn cold. I can’t laugh anymore. I can’t do my usual giggles anymore. What have you done to me, Sole?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;Adios Nonino&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;… &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;Playing now….&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Dream of the past that accuses me,&lt;br /&gt;hands that don't want to forgive.&lt;br /&gt;Friendly pain of existing with your shadow,&lt;br /&gt;regret of knowing you are good.&lt;br /&gt;Distant pain of hearing the dead voices&lt;br /&gt;that name you again and again.&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Where is Ezra now?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Don’t know…I really don’t know…I was deep frozen, as cold as marble; could not speak, move or feel anything for a while. Just following the thin bloody path rolling around me; could not feel anything but nausea; could not touch anything, but my head just fell into my murderous sweaty hands, I guess. And when I opened my eyes and moved my body I realized she was not there… she was not there…The door was half open. I could hear people laughing downstairs in the second floor. I could hear people walking in high heels, in quicksteps. But I could not hear my Ezra’s… could not feel that she was there. She was gone. Gone! I was totally frantic and went out to look for her… Each corner, street, cafes, restaurants, bars…and I ended up at Caminito…and then you…Oh! Don’t know where she is now…I’m going frantic. It &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;hurts a lot…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;This should be the utmost destination where words don’t really get along well with us, because I don’t have anything to say now, to this mignon woman. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;She was already overdone; her eyes were about to fall asleep once more. I just stooped down and whispered: “Try to sleep now. Let us see the morning then. We’ll figure it out, I guess.”…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;Oh what a night! I once more had the deepest sigh in the world, maybe. In the small hours of the morning I should have some sleep too. The music… Stopped…Hard times.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 54pt; text-indent: -36pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;!--[if !supportLists]--&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;II.&lt;span style=""&gt;          &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;WHEN MORNING HAS BROKEN&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;I got up dazed and confused. Little people, something like Lilliput people, were in my hell head, hammering me all through that couple of hours of the remaining night. I put on my purple flowered blouse and tight jeans and went to living room. It was a damp –usual-- morning; I could feel the tapping water from –once more-the broken pipes and feel wet fog definitely creeping inside. Sole was still sleeping. I thought to myself once more; she is a plain beauty; from a to z. Her name Sole and her soul…what a matching couple, dear! I should turn on the heater, make some tea and prepare a French toast for her.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Heey, is that you?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Oh dear, are you awake or have I disturbed you, Sole?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“No, no I’ve just woken up.. It seems it’s been ages since I’ve been sleeping on this sofa.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“How do you feel today, do you have any pain, your forehead?” I guess I was trying to show that she must not be afraid of me and of this small apartment.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“No, it hurts a little, but I’m allright. Thank you. Thanks. What’s your name, by the way?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Hmm, Dolly. I’m Dolly.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Is that all? Dolly! It sounds much like a nickname or…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“No, my name is Dolly and I have a good plan, I tell you.”&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;I smiled at her. And she, in return, smiled at me; she has that crooked smile, oh dear!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;While we had a long-breakfast, she seemed much better; but kept telling me about Ezra. I couldn’t read a single mark on her tight face, telling me that she regrets of her murder. No! Not even the slightest clue. She seemed far too confident and somehow bright; but kept wondering only one word: Ezra. So I told her my humble plan. She, once more returned a crooked smile at me; this time a smile of gratitude and trust, I guess.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;About half an hour later, we swept into a trampede of commuting pedestrians, swirling around ourselves, on all sides. We fled to the nearest side street to escape the onslaught of people and extended range of shops, kiosks and also heavy traffic. So once more welcome to our Jewish district of beloved Buenos Aires, the garment district “Balvenera” with fabrics with all kinds and &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bright colors, bazaars, markets; somehow resembling lower East Side of New York. It was 15.00 in the afternoon. So where to look first? It was for sure she wouldn’t go back to the home. Actually neither of them would go! So where would Ezra go first? Or if she felt like hiding where should we go ahead? I looked at Sole, her tight face one more. The bandage on forehead just told me everything, in fact: somehow I got the green lights of where to head for.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Does she like or hate Tango, like you?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Oh, are you asking me this? No, she loves it. She is now 14 and she’s been dancing Tango for 2 years. I’ve already checked out some places, just after… you know…But why do you ask?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Maybe we should start looking…at some other bars or cafés; rather than hospitals or somewhere like that. You told me that she longs for taking her liberties; a waywardly girl!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“That’s right, you know I’ve always told her that she is somehow too young to get engaged in… but dear, she never listens to me! And I know that she has some friends, all of them just gather together at that bohemian place; they call it “Garage del Tango”, I guess. It should be down; a few meters walk from the Folks Theatre…at the far end of Rivadavia Street. I’ve not been there just after…you know…and I don’t know why I couldn’t think of that…why…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;While we were walking down&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;along the Corrientes Avenue 348, stone red and creamish art noveau buildings seemed dwindling away and we were branching out each corner, shop, traffic light, large and small food nexus, tobacco package store, cars, pedestrians just to see a familiar face; maybe a friend of Ezra’s. Sole was far too nervous than last night but at the same time seemed far self-assured. She is a woman of contradictories I guess. Now far from the corner, Florida, I heard slight twilight tunes of &lt;i style=""&gt;Buenos Aires&lt;/i&gt; playing&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;My beloved Buenos Aires,&lt;br /&gt;the day I see you again,&lt;br /&gt;there will be no more sorrow or forgetfulness&lt;br /&gt;The lamp of the street where I was born&lt;br /&gt;was witness to my promises of love,&lt;br /&gt;It was under its dim light that I saw her&lt;br /&gt;I saw my pebeta as bright as a sun.&lt;br /&gt;Today luck wants me to see you again,&lt;br /&gt;you my beloved city porteña,&lt;br /&gt;and I hear the lament&lt;br /&gt;of a bandoneón,&lt;br /&gt;asking for his heart to be set free. &lt;span style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Oh! I must call the big boss, to let him know… I’m here all day long and night. It is already 17:00 pm. During our hectic walk, we happened to find ourselves in an awkward silence for a while; continuing to the end of the Avenue. But when she saw the red bricked building with an iron-forged door… It was just behind the rather old post-office at the narrow twilight corner she grabbed my hand and led me towards that bohemian look building. I could hear the damn good old music Carlos&lt;i style=""&gt; Gardel; “Por Una Cabeza”…&lt;/i&gt; Once you hear this marvelous and somehow shivery tune you never think of the lyrics! Yes! Ironically it is about a man and horse-racing.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Losing by a head of a noble horse&lt;br /&gt;who slackens just down the stretch&lt;br /&gt;and when it comes back it seems to say:&lt;br /&gt;don't forget brother,&lt;br /&gt;You know, you shouldn't bet. &lt;span style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Anyways…she… Ezra was not there. They haven’t seen her since yesterday; and nobody knows where she was all day long but….I held Sole’s hand tight on the way back. Now she was trembling like leaf, fell in dead-end street. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;I closely embraced her and she let her feet take our way. At least we got a clue or a slight possibility of Ezra being at somewhere: thanks to her friend. It was Alex who told us the addressse: &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Café de Los Angelitos; where there would be the big tango dance tonight! With foreign dancers from all over the world. Oh! &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;where the hell is it? I guess we should take the bus…&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 54pt; text-indent: -36pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;!--[if !supportLists]--&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;III.&lt;span style=""&gt;        &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;WHEN SOLE  EASES HER SOUL&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: 18pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;DESTINATION&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;She was with me all the time; who is she, really? &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;I know her only by her fanciful name, Dolly. She has that unique affectionate look hidden behind her weird giggles. But somehow she is like the silence after a devouring tornado. I would have been half-dead without her, I guess. I would have stepped on Nowehereland. I like the way how she combs her long reddish hair, how she talks in a rather scampish manner. She reminds me my Ezra in her daisy spirit. She is somehow interestingly cheerful but at the same time one can read her “blues” deep inside. And I don’t believe that Dolly is her real name. Just oscillating between here and there; like me, my youth self. She told me that she works as a hairdresser in her district; north Paso Street; doing some fancy hair all of her morning time or fancy nails. And she told me about those tango bars where she sells a mixed bag of cigarettes; as her nightshift.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;She was Greek in origin; immigrated to Buenos Aires when she was just 5 years old, I guess. Whenever I asked about her parents, she did her usual giggles and used to change the subject right away.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;Now, we headed towards the Avenue once more. It was dark already. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;I could feel the tall art novae facades put their olden- wretched eyes on all over me, wherever I turn myself over. The red tarpaulin restaurants with joyous people inside, still like-heck of people carrying large and small bags, walking back and forth, shining grocery stores about to take down the shutters, still the heavy traffic with annoying horners or range of parked cars at both sides of the Avenue, the great Synagogues hidden back sides, my beloved Japanese Gardens far from the traffic or my favorite shop with blue-red paints “Museo De Cera”… We just passed all of them and it was far beyond nightfall time now. My heat was sunk in nightfall as well. I was far too nervous… anxious… but somehow all right. I killed him! I knew it was coming; sooner or later. What if… What now… What if the policemen.. I don’t want to think about at all. I only long for finding Ezra now… and maybe start up all over again. Just like that…Like this.. And who is Dolly actually? I have that stiff feeling inside which I can’t know why; but I trust her. I must trust her. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Now we took the bus 401 A to San Luis Street and then…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;We found ourselves&lt;/span&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt; on a street lined with kosher bakeries at Lavalle Street. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;There was the Plaza del Congereso just on the right corner. At the behind –sight there was one of the great Synagogues; a wrought iron gate stood proudly in front of a beautiful white staircase leading up to the magnificent white arches which make up the entrance of this domed piece. I used to visit the Synogogue with my little Ezra, when she was just a baby. For God’s sake I must, we must, find her! Just then, Sole pointed at the flashing marble signboard with two angels on the left side, with its stained-glass shining door. This is not a café I thought; just another world, another phase of life you know…full of bohemian charm but people are not like us, very different from us here, for sure. And they wouldn’t let us in, as sure as eggs is eggs. What and how could Ezra find here? I was hesitant to look inside. It was a vast ambitious architectural piece displaying luxury and distinction, even in the most insignificant details. It was for poets and musicians, I guess. We headed towards the door, two men waiting for us. I could definitely hear Astor Piazzola’s &lt;i style=""&gt;LiberTango—&lt;/i&gt; maybe the last piece for today&lt;i style=""&gt;—&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Strange, I’ve seen that face before,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Seen that face hanging&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;round my door&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Like a hawk stealing for the prey,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: normal; text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="" lang="EN-US"&gt;Like the night waiting&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;for the day….&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;playing in the dance hall.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;After a ten minute talk we learnt that she was gone…She came for the Tango show with some of her friends; she was dead-beat, crying all the time and was delirious…wandering nothing else but one single word “Mommy, Sole…” but she insisted on watching the show. Well, of course she couldn’t get in. She was just too young! Two of her friends accompanying tried to calm her down; wanted to take her to her mom, to wherever she was. But Ezra was flying in the face of everything telling that she can’t go back…just can’t go…No matter how vengeaously she kept on saying “I love…Sole…my mom” She told that she just can’t go back…Ever! No matter what has happened…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;The very moment, in the middle of the conversation with the two men just infront of the door way, Dolly rushed into the saloon just like a lightning. Of course, the two bulky men were far steamed up but I eventually placated them and I was dying to know what Dolly was doing in that widely glittering saloon. Luckily, just after a while she came back panting; as if she has swallowed the whole world all at once. She bent over my right side and whispered in my ears: “Trying to head towards Istanbul! With a help of some friends. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;What the hell your daughter planning got any idea?”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;As soon as I heard the word “Istanbul”, I felt haunted by a heart-pounding spirit; ripping of myself out. I thought about my dear mother at the ripe of an old age; living in Istanbul now; in Galata where she embraces the joyous spirits of our Sepharad Jewish ancestors; where she would tranquilly pass away; where she had drawn her first breath, childhood and youth.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;So one cold December morning, long time ago, she had packed her bags and belongings so to leave Buenos Aires; to head for Turkey, Istanbul; to her dear heritage and roots. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;And it was long time ago. I say. Now the whole world seemed jammed into my-let’s say-murderous but somehow free hands. Nostalgia and longing together burst out a crusty breeze far from Turkey to the heart of Buenos Aires; at this very moment; here and now. I thought nothing else but my far belated decision which I should have taken before the forthcoming tempest, I guess.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Well, I know what she tries to do, Dolly. She has always asked for this since I told her about the dear grandmother and Turkey. And now this is her chance; she will go for it; I know her. But how on earth could she dare to get engaged in such a… even without anything or money? Or how could she think of going so far away at such a time; you know I killed him and the rest is not silence…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“I know my dear…I guess she has this big trauma now. But listen to me first….she is in safe hands, try to simmer down, please…” As she continued telling me what she has learnt from that waitress in the Café –Maya, who actually turned to be a distant friend of Ezra’s- I was once more puzzled with my own daughter. But I guess we have many similarities; all three of us; mirroring each of our depths, hearts and minds more or less the same way.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;We all have something repressed deep inside, we were somehow “out casts” and you see, it was all in the saddle now and then, just to go rounds. I bet Dolly is her nickname….&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;Now two and half more hours to my Ezra’s flight… I was far beyond anxiety and longing. As we hit the road for the Airport,”Ezeiza Ministro” I strangely felt lion-hearted; after all I must think of yesterday and today. And we, once more, fell into an awkward silence and somehow confusion while trying to get a cab, in less than no time.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;What if Dolly just goes back to her home just after we catch the flight-we should catch it, hopefully!&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;What if she just gives up, saying this is far too much for her simple young life as opposed to mine; probably she only wanted to help someone who was in a big trouble. Or what if… These were the open-ended questions ragging my mind…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;In the cab, I pulled myself together and dared to ask if she’s ever been to Istanbul or not…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Well, no! And you know what, I’d love to! &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;I’ve been stuck in my beloved district since ages, let’s say, you know; just an immigrant working girl; called as “Dolly”; damn! I hate it, you know!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“So? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;“Oh yes! My-real- name is Dasha; It was also my grand-grand mother’s name from Thesellia-Greece; meaning “a gift”, “sometimes a gift from God”, if you believe it, of course. Well, I don’t believe in it at all, I mean, God!”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;It was already after midnight now. Dolly, I mean Dasha, asked the pretty slug driver to go a little bit faster. Now, I could see the slight raindrops falling on window glass. Somehow, I narrowed my eyes until I could perfectly absorb the mottled patterns of bright city lights, running along each corner of Buenos Aires.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Yazan: Deniz Gündoğan/Bir deneme....&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;span style=""&gt;                             &lt;/span&gt;********&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;********&lt;span style=""&gt;               &lt;/span&gt;********&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="line-height: 150%;" lang="EN-US"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-4100260802092336862?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2009/01/way-to-soul.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-3300481607376623235</guid><pubDate>Fri, 16 Jan 2009 19:23:00 +0000</pubDate><atom:updated>2009-01-17T03:47:43.710+02:00</atom:updated><title>AÇIK MEKTUP...CANER'E...</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzunca bir aradan sonra... Yeni yıl'ı yazmadan; 2009'a nasıl başladım, neleri ardımda bıraktım ya da bırakamadım, neleri kucaklamaya hazırlandım...Kucakladım... Koca bir yıl neler götürdü, neler  neler getirdi... Artık 2009 yapraklarını saymalı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama şimdi... Önce...&lt;br /&gt;Şimdi konum yeni yıl değil; biraz sonra, bir yazı sonra ("bir aşk sonra.." hangi şairin lafıydı?) değineceğim yukarıda çınlattıklarıma...&lt;br /&gt;Şimdi sadece 2007'de, yılın son günlerinde,  en son Kadıköy'de,  gene soğuk bir kış gününde... Belki kasım sonu....Aralık başı...Bahariye caddesinin bir ucunda kendimize ait bir yerde, Cafe&amp;amp;Shop'ta oturuyorduk ... Gene çok sık görüşememekten dert yanıyorduk; ama görüştük mü de dakikaların, saatlerin nasıl geçtiğine gene şaşırmıyorduk aslında;  öyle özlemiş oluyorduk ki birbirimizi...&lt;br /&gt;Buluşmalarımız...Çoğunlukla hayat,  kitaplar, oyunlar, aşklar... derken... Senin yorumlarına öyle değer veriyordum ki...Çoğu zaman yazından, okuduğumuz romanlardan, hayata paralel bakan gözlerimizden geçenlerden sıcacık bir demli çay eşliğinde saatlerce sohbet ederdik; sonra bir an oturduğumuz yerden sıkılır, hadi gezelim gene diye  kitapçılara, sahaflara girer çıkardık aylakça... Ya da Moda sokaklarında, gene çay bahçelerinde...Ya da Beşiktaş'tan Üsküdar'a motorla geçerken yol bitmesin isterdik ya zaman zaman. Boğaz'ın  yarı karanlık-ışıklı sularını geçerken havanın soğuk olmasına aldırmaksızın dışarıda oturur, biraz önce gene bir kafeden çıkmış olmamıza rağmen bir simiti paylaşırdık omuz omuza...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi neredesin Caner? Ben, arkadaşımı en son Kadıköy'de o kafede bıraktım sanırım; o zaman "Kurtlar Vadisi" filminde oynamanın heyecanını daha atamamıştın üzerinden; durmaksızın set arkasını anlatıyordun heyecanlı gözlerinle. Ama "Yaprak Dökümü" vardı artık... Ven ben gurur duyuyordum seninle.... "Şevket" oluşuyordu yavaş yavaş... Ve ben haftanın belirli bir günü kendime ödev veriyordum; seni izlemek... Tıpkı çok eskiden Mimar Sinan Üniversitesi'nde senin oyununun provasını izler gibi; ya da gene yıllar önce "Kaygusuz Abdal" oyununda seni  Şehir Tiyatro'sunda izler gibi... Sonra telefon ediyorduk birbirimize. Sen hemen soruyordun:&lt;br /&gt;"Eee nasıldım Deniz?"&lt;br /&gt;"Ya Caner, cok tuhaf bir duygu bu! Yakından tanıdığın birini televizyonda izlemek.İyiydin tabii...çok iyi... daha da iyi olacak..."&lt;br /&gt;"Olacak, değil mi?"&lt;br /&gt;"Evet, kesinlkle!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında ilk başlarda rolüne kendini çok vermiyorsun diye düşünürdüm; adını koyamadığım bir tutukluk vardı sende... Ama sonra... sonra...öylesine giriverdin ki rolünün içine. Ya da hayatın giriverdi Şevket'in içine. Seni izlerken televizyonda sanki karşımda oturan ve hayat üzerine binbir çeşit dem vuran o Caner vardı tam önümde. Seni yakından tanıyanlar gerçek hayatta mimiklerini öylesine iyi bilirler çünkü; özellikle gözlerinin ve konuşurken dudağının kenarında yaptığın minicik hareketler... Şevket de onu yapıyordu işte! Ve sen yavaş yavaş kendini ortaya koyuyordun...&lt;br /&gt;İlk bölümler... böyle geçti.. ilk heyecanla, sorgulamalarla, üzerine yaptığımız sohbetlerle, eleştirilerle,  hatta minik dedikodularla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra... kayboldun Caner... aramaz oldun; hoş ben de arayamadım seni... Sanırım ikimiz için de tuhaf günlerin başlangıcıydı... Bir ara uzunca konuştuk gene; Çiğdem vardı o zamanlar.... Sanırım mutluydun(bana kızmasın n'olur; adını buraya yazdığım için... ama açık mektup olsun bu...en azından bu olsun... lütfen!) Ben sana yine aynı yakınmalarla gelmiştim; aşklarımız, gönül yaralarımız, hayatlarımız, eşik noktalarımız, sevdiklerimiz, kaybedişler, geri kazanışlar, kararlar, karasızlıklar.... Hep yapmak istediğim bir şey vardı hani; gönül meselesi... " Hadi artık, yeter Deniz'ciğim!" derdin....Ben de " Sanırım, evet... olacak Caner!" derdim.... Cevabını sonra söyleyeceğim sana, laf aramızda :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra... çok kayboldun be Caner... Sanırım aramızda renkli cam artık... Ya da boyalı gazete parçaları... Ya da bir "tık" la değişiveren internet sayfaları.... Öyle tuhaf bir his ki... Arkadaşıma yabancılaşmak; mücadele ediyordum hâlâ kendimle çünkü. Ayak diriyorum bu beklenmedik yabancılaşmaya. Çünkü bir yerde senin de kendi içinde kendine yabancılaştığını sezebiliyorum; kendine içinde kaybolduğunu;  en azından seni biraz olsun tanıdıysam hissedebiliyorum bunu; senden çalınanları, çalınmasına belki de izin verdiklerini, öfkeni, haksızlıkları, ilkelerini,  pişmanlıklarını; hayatın neresinde durmayı düşleyip neresinde durduğunu... Ama bu yabancılaşmayı da hiç istemdiğini... Ve artık ne olacağı....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1999... Seni ilk tanıdığım... O günün koşullarınca, kendimce ruhsal bir girdabın içinde olan bir ben...Evet, gönül yarası diyebiliriz buna çok uzun zaman sonra. Hatırlıyorsundur, nasıl destek olduğunu bana o günler boyunca... Hararetli sohbetlerimizi...Aslında destek olduğunun ayrımında mıydın o sıralar bilemiyorum; sonradan keşfettik bunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1999... Marmara Depremi'nin olduğu gün; sabaha karşı 5'te telefonda konuşmamız. Heyecan. Panik. Cep telefonu yok o günlerde daha; en azından seninle benim yok. Ev telefonundan "Çok merak ettim, iyi misin" diye araman... ve depreme  inat edip evin içinde  oturmak ve senle telefonda gene uzunca konuşmak... Sonra ertesi gün, anneannen ve annen ile Üsküdar'da parkta sabahlaman, deprem korkusu ile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra... hemen hemen her gün her biri en az iki saat süren telefon konuşmalarımız... sonra buluşmalarımız. Sanırım bu, sana yazdığım  ikinci mektubum. Birincisi yıllar yıllar önce sana elden verilmişti; yine benim tarafından ama el yazısı...Konu telefon konuşmalarıydı, biraz sert bir mektuptu nedense, hatırlarsın :) Şimdi o mektubu sana nasıl verdiğime şaşıyorum ve birazcık da utanıyorum, laf aramızda.... Bir kopyası bende hâlâ saklı sanırım; çekmecemde duruyor olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir buluşmamızda, "Ben kendimi sana göre nedense kirli hissediyorum" demiştin bana; hangimiz pek temiz olabiliyoruz ki bu dünyada, soruyorum sana Caner? Ama çabalıyoruz.. Gene kendimiz için... Tek bir yaşam var ve tek bir tane var her birimizden...Bir kere gelmişsek bu dünya üzerine, hayat deneni anlamı yaşamaya çabalamak; kendimizi iyi hissetmek, etrafımıza iyi hissettirmek... Ve birazcık da şanslıysak, şanslı azınlıklardansak eğer, ardımızda faydalı,  iyi bir şeyler bırakabilmek, güzel şeyler üretebilmek, her anlamda...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen bunu  yapmaya  başlamıştın bile... Devam etsen gene... devam...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mektubu yazarken, seninle uzun zamandır konuşamadığımızın bilincindeyim. Seni, senden değil de zaman zaman üçüncü ağızlardan dinlediğim için kulaklarımı söylenenlere tam da açmadım; açamadım doğrusu.  Nelerin doğru nelerin yanlış olduğunu bilemiyorum; ama ben arkadaşım Caner'i geri istiyorum, iyi bir tiyatro oyuncusu olan Caner'i geri istiyorum; kendim için değil yalnızca...Caner'in de kendisi için!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bir gün bu yazdıklarımı okuma fırsatın olur... Olmazsa da...biz bir şekilde yine bir yolunu buluruz! Ama önce kendine çok dikkat et...Lütfen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle,&lt;br /&gt;Deniz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Seninle tanışırken ben hangi Shakespeare karakteriydim acaba, unuttum bu arada :) Rosalind ya da Desdemona?&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-3300481607376623235?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2009/01/aik-mektupcanere.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-6413436099535747205</guid><pubDate>Sat, 08 Nov 2008 21:41:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-11-08T23:46:56.734+02:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Çetin Ceviz Çeviri</category><title>"Ç.E.V.İ.R.M.E.N"  SEVGİLİ YURDANUR HOCAM'DAN....</title><description>&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;big&gt;“Ç.E.V.İ.R.M.E.N.”&lt;/big&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt; &lt;b&gt;            &lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;big&gt;NE DEMEKTİR?&lt;/big&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt; &lt;b&gt;            &lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Ağır Bir Soruya Hafif Bir Yanıt&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;Yurdanur Salman&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Ç- Çile Demektir&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;Çevirmenler çileci kişilerdir.             Genlerine mazohistlik karışmış olmalıdır. Okuma-anlama, yorumlama, yazma konusunda -             bazen - üstün beceriler geliştirmiş olmalarına karşın, ömür boyu zevkle okuma,             yorumcu olma, yazarlık yapma gibi daha doyurucu uğraşları seçmezler de,             başkalarının ürettiği metinlerle uğraşıp durmak gibi - pek de akıllıca             görülemeyecek - bir uğraşı seçerler. Bu seçmeyi neden yaptıklarını,             çevirmenlere ancak kendileri - ya da ruh doktorları - açıklayabilir. &lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;E - Emek Demektir&lt;/b&gt;&lt;/i&gt; &lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;Emeklemek olarak da anlaşılabilir bu.             Çünkü çeviri becerisini elde edebilmek için uzun süre yerlerde sürünmek,             sayfaların üzerinde emek-le-mek gerekir. Çeviri uğraşının ne denli büyük, uzun             süreli, acılı, sancılı - sonunda hep eksiklik ve yetersizlik duygusu bırakan - bir             emek harcaması olduğunu ancak, bir sayfa bile olsun çeviri yapmayı deneyenler bilir.             Uzun metinler, kalın kitaplar, yaratıcı yazılar çeviren - deviren değil!-             çevirmenlerin bunu nasıl ve neden yaptıklarına hep şaşmak gerekir. Toplumsal             düzenimiz içinde her emeğin, olumlu ya da olumsuz bir ödülü olması gerektiğine             göre, çevirmenler için de belki okurlarının hayır dualarına gereksinme duyan             emekçiler ya da kendilerini bilgiyi ulaşılabilir kılmaya adamış Tanrı kulları             olarak bekledikleri - ve bazen belki buldukları - bir ödül vardır kendilerince. Yoksa,             güzelim emekleri boşa gitmiş demektir. &lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;V - Vasıta/Aracı Demektir &lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;Çevirmen, vasıta/aracı olmayı             seçmekle, gene alçak - ama çok alçak - gönüllü davranmaktadır. Atasözü “Alçak             eşeğe herkes semer vurur,” der, ama kendilerini bilen çevirmen o tür alçaklardan             değildir. Her yayıncı çevirmene istemediği kitabı çevirtemez. Çevirmen etinden             kanından damıtacağı, güzel aklından süzeceği metinleri kendisi seçer, kendince             yorumlar ve başka bir dilde - organik olarak - yeniden örer. Bu aktarma/iletme/kotarma             işine beyninin hücreleri, hücrelerinin çekirdekleri, DNA’ları, akıllı genleri             dörtnala koşarak katılır. Katılmıyorsa, çevirmen iyi bir vasıta/aracı/iletken             olamamış demektir. Yazın çevirisi yapıyorsa, çevirmenin eski hücrelerindeki             kayıtları tam kapasite kullanması, sinir uçlarını daha da uzatması, titreşimlerini             arttırması, arada bir delirmesi ya da delirmeye yaklaşması, ama hemen sonra aklını             yeniden başına toplaması gereklidir. Yazarlar ve şairler zaten normalin dışına             taşmış kişilerdir. Aynı taşkınlığı yakalayabilmek, ama milimetresine dek             ayarlayabilmek, aşırı taşkınlığa kaçmamak, azımsanacak beceriler değildir.             Çevirmen de o yazar, o şair ölçüsünde oyuncu, yaratıcı, çılgın, renkli,             aykırı, ölçüsüz, ince ayarlı, coşkulu, bazen de numaracı (?) olabilmek ister             istemesine, ama haddini bilmek zorundadır. Vasıta vasıtadır: Vasıtalığının             ölçüsünü bilmek durumundadır!&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;İ - İş Ama Çok Zorlu İş -             Demektir &lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;Çevirmenlerin işi hiç bitmez. En iyisi             bu işe hiç başlamamaktır, ama çevirmen - her nedense ya da her nasılsa -             başlamıştır bir kez. Yazar tek bir metinle uğraşır; belki metnini yeniden yazar,             kısaltır, uzatır, değiştirir; metin onun tekelindedir, kafasındadır, elindedir,             metnini istediği dozda ayarlama, istediği yerde kesme, istediği dönemeçten istediği             hızda ya da ya da kopuklukta döndürme özgürlüğüne sahiptir. Çevirmen - isteyerek             seçmişse - yazarına bir yandan sevgi duyar, özenir; bazen de kızar; gene de büyük             bir saygıyla yaklaşmak zorundadır ona! &lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;Çevirmen, kölesi olmadan izlemek             zorundadır yazarını. Tanımak, bütün yapıtlarını okumak, o yapıtları             açıklamaya yardımcı olacak kaynaklara başvurmak zorundadır. Zaten özgün dili             öğrenebilmek için yeterince çile çekmiştir gençliğinde. Şimdi de o yazarın, o             yapıtın özgün dilini çözmek için daha çileli bir yola girmiştir. Kendi metnini -             ürke ürke - üretmeye girişir. Bu ilk çekiştir - derin bir iç çekiş de olabilir             bazen elbette! Biçem yakalanmamıştır, anlam tam çözülememiştir, titreşimler aynı             incelikle aktarılamıyordur! Ara vermek gerekmektedir; hava dağıtmak gerekmektedir.             Hava değişimi bile gerekebilir bu aşamada! Neyse, başlanmış işi bitirmek, ama             mayayı da tutturmak gerekir. Bütün bunlar çevirmenin, kimsenin anlamadığı, belki             tahmin bile edemediği dertleridir. Bu arada çevirmenin benzi iyice sararabilir; bunu             ancak onu çok sevenler - belki annesi, sevgilisi, can dostları falan - fark edebilirler.             Bu gibi dertler içinde çevirmen başladığı metnin çevirisini, birkaç yazımdan,             binlerce düzeltmeden ve ince ayarlamadan sonra, ama her zaman başlangıçta tahmin             ettiğinden çok daha uzun bir sürede tamamlar. Yayıncısına teslim ederken - hiç             kurtulamadığı “eksiklik” duygusu nedeniyle - boynu biraz büküktür, özür diler             gibidir. Yayıncı da bunu hemen sezerek çevirinin telif hakkını düşük tutma ya da             çeviri ücretinin ödenmesini erteleme fırsatından yararlanır. İşte çeviri,             çevirmenin başına, metni çevirmenin getirdiği o zorlu işin dışında böylesi             işler de açar. Evet, çeviri çok zorlu bir iştir!&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;R - Rahatsızlık Demektir&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;Bir çeviriyi tamamladıktan sonra             çevirmen rahatlama isteği duyabilir, çünkü yorulmuştur, ama - çevirisine ilişkin             olarak - içini hiçbir zaman bir rahatlık duygusu kaplayamaz. “O sözcüğü             kullanmasaydım”, “O tümceyi öyle bitirmeseydim”, “Keşke son paragrafı daha             vurucu kılsaydım”, “Kahraman iç çekerken ‘of’ sözcüğünü dört yerine beş             ‘f’ koyarak yazsaydım”, “Küfürleri pek fazla sansür uygulamadan             kullansaydım”, “İngiliz mizahının dozunu Türk mizahının dozuna             çıkarmasaydım”, vb. vb. gibi pişmanlıkların getirdiği rahatsızlıkla günlerce             dertli dertli dolaşır. Basılmış metni eline aldığında, ‘of’u yazarken             kullandığı dört harfin, ikiye indirilmiş olduğunu görünce intiharın eşiğine             gelir, ama bütün bunları her nasılsa atlatır... Hatta aynı yazarın ikinci bir             kitabını çevirmek için aynı yayınevince ikna bile edilebilir. Bu da hiç             anlaşılabilir bir şey değildir. Çevirmenimiz iyice rahatsızdır gerçekten!&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;M - Marifet/Beceri Demektir&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;Çevirmenin bir “dil canbazı” olması             beklenir. Canbazlık, canıyla oynamak anlamına geliyorsa, çevirmen gerçekten canını             tehlikeye atmaktadır. Uzun ve derin anlamlı metinlerin içine dalmak gözüpeklik ve             çeşitli marifetler, beceriler edinmiş olmayı gerektirir. Bu marifetler, tıpkı derin             sulara tüpsüz dalmayı öğrenmek gibi yavaş yavaş, sınaya deneye, düşe kalka,             canını dişine taka taka edinilmiştir. Çevirmen bu marifetleri geliştirmemişse,             gereken düzeyde edinmemişse, metnin derinlerinde ya da sığlarında boğulması işten             - onun işlerinden biri - bile değildir. Bu gibi nedenlerle boğulan - yazarını da             boğmuş olan - pek çok çevirmen vardır ama onların, üstünde adları yazılı             mezarları olmadığından kimse ruhlarına hayırdua - ya da başka bir şey, hele hele             anlamsızlıkta boğdukları metinlerden parçalar - okumaz, Marifetlerini geliştirmiş,             bilemiş olan çevirmenin çevirilerini okumaya doyum olmaz. Bir çevirmenin             geliştirebileceği üst-marifet ya da meta-beceri, mayayı tutturup tutturamadığını             bilebilmesi, kendi pişirdiği aşın tadına - kayınvalidesinin bakacağı gibi             acımasızca - bakabilmesidir!&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;E - Er-iş-mek Demektir &lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;Her iyi şey sabır işidir, ama             çevirmenlik - özellikle de yazın çevirmenliği - “Ya sabır!” işidir. Tıpkı             Sisiphos’u, taşı yeniden tepeye çıkarmak üzere, bunun bilinci içinde aşağıya             inerken takdir ettiğimiz gibi, çevirmeni de - hangi haklı ya da delice nedenle olursa             olsun - başından kalktığı metnin çevirisine yeniden dönerken takdir ederiz. O             kararlıdır, yazgısını kendisi seçmiştir, ermiş sabrıyla çalışması gerekir -             zaten yazarın metnindeki gerçeklere, biçemin dozuna, dilin binbir oyununun işleyişine             ve 99’uncu sayfaya yeni ermiştir - ayağı daha yeni suya ermiştir! Bu noktada bu             metni bırakmak ya da sabrı, emeği, çileyi gevşetmek olmaz. Bu bilgiye birinci kitapta             erişmek o kadar da kolay olmamıştır, ama ikinci, üçüncü, dördüncü kitaplarda             çevirmenin kendisiyle ilgili olarak hikmetine erdiği gerçek şudur: “Bir kere             yaptım, bir daha yapabilirim. Belki daha da kolay yapabilirim. Ne de olsa bu işin nasıl             yapılacağını, en çözülmez görünen kesimlerin yeterince uğraşınca             çözülebilir olduğunu, bitmeyecek gibi görünen uzun metinlerin bir gün gelip             bittiğini yaşayarak gördüm. Bu da bana yeter! Bu metnin de sonuna er-iş-ebilirim.” &lt;/p&gt;&lt;div style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;             &lt;i&gt;&lt;b&gt;&lt;p align="justify"&gt;N - Neden Demektir&lt;/p&gt;             &lt;/b&gt;&lt;/i&gt;             &lt;/div&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;Bazı kişiler, “Neden çeviri             yapmayayım, dil biliyorum ya!” derler. Yayıncıların çoğu yabancı dil bilenlere,             “Neden - bize! - çeviri yapmıyorsunuz?” derler. Bazı çevirmenler de en son             kitaplarını teslim ettikten sonra bile kendilerine, “Neden çeviri yapıyorum ben?”             diye sorarlar. İlginç olan soru - anlamsız gibi görünse de - bu sonuncusudur,             çünkü insanın giriştiği anlamlı ya da anlamsız işleri, uğraşları zaman zaman -             iş işten geçtikten sonra bile- sorgulamasında yarar olabilir. Çevirmen, “Neden             çeviri yapıyorum?” sorusunun yanıtını kendine hiçbir zaman açık seçik             veremeyecektir, ama onun yanıtlaması beklenen başka bir soru vardır: “Nasıl/Ne             kadar/Ne ölçüde iyi çeviri yapıyorum?” Elbette burada “iyi çeviri”yi             belirleyen ölçütlerin ne olduğu sorusu akla gelebilir. Bu ölçütleri saptayabilmek             son derece güçtür. Çeviri kuramı ne derse desin, bu sorunun yanıtı çevirinin             okurunda gizlidir. Kitabın kaç okura ulaştığı, ulaştığı okurların neresine ne             kadar ulaştığı da bilinemez. Bu nedenle de çevirmen bir yandan çileli uğraşını             sürdürürken kendine, “Neden çeviri yapıyorum ben?” sorusunu sorup durmadan             edemez.&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: georgia; text-align: justify;"&gt;Yurdanur Salman-2002&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;"&gt; &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-6413436099535747205?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2008/11/evirmen-sevgili-yurdanur-hocamdan.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-906903772076747349</guid><pubDate>Sun, 02 Nov 2008 08:03:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-11-02T11:10:18.137+02:00</atom:updated><title>KURMACA YAZIN VE KADIN</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Edebiyatta, yazın dünyasında kadın imgelerinin ya da gerek erkeklik gerekse  de kadınlık kurgularının esas olarak daha çok erkek yazarlar tarafından  oluşturulduğu geçmiş zamanlardan bugüne dek gözlemlenen bir gerçek olarak &lt;span id="more-1559"&gt;&lt;/span&gt;karşımıza çıkmaktadır. Bu gözleme dayanarak da yazın  dünyasında kadın yazarların niceliğinden söz etmek bu bağlamda zor görünen bir  olgu haline gelmiştir çoğu zaman. Zira, ataerkil bir dil düzeninin içinde  yaşamak, edebiyatın nesneleri olan kadınlar için ayrıca bir sorun teşkil  etmiştir. Aklın özerkliği, nesnel doğrunun üstünlüğü, nesnel gerçeklik üzerinde  giderek aratan egemenlik, kadınların akılla değil doğa ile özdeşleştirilmesini  de meşrulaştırırken, kadınları edebiyatın öznesi haline gelmelerini de  güçleştirmiştir. Ancak, tarihte 18 .yüzyılda kadın erkek rollerinin toplumsal  tanımlamalarının kadın açısından gerçekte ne demek olduğunu anlamaya, bir açıdan  da anlatmaya yönelik bir kadın hareketinin oluşmaya başlaması her daim söz  edilen erkek/akıl, kadın/doğa ikiliklerini de kırmaya başlamıştır hiç şüphesiz.  Dolayısıyla kadınlar, yüzyıllar geçtikçe toplumun ve dolayısıyla edebiyatın hem  nesneleri hem de ciddi bir biçimde özneleri haline gelmiştir. Ancak kadınlar  için, politika, sosyal yaşam, sanat alanında kadınlık ve erkeklik kurguları  açısından birçok tehlikeler ve tuzaklar bulunduğu gibi edebiyat alanında da  tehlikeler ve tuzaklar kaçınılmaz olmuştur. Ne vark ki kadınlar bütün bu  karşıtlıklara, kıstırılmışlıklara, tehlikeler ve tuzaklara gene yazarak cevap  verirken kendilerine has özel bir yazın türünü de beraberinde getirdikleri,  ataerkil ideolojiyi kırma çabasının yazın yolundan geçtiği de pekâlâ öne  sürülebilir.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Öncelikle yukarıda söz edilen ataerkil ideolojiyi kırmanın temelinin 18.  yüzyıla dayanan bir çabanın ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Zira 18. yüzyıla  değin kadının yerinin evi, salt ev işlerinin alanı olduğuna ilişkin evrensel bir  inanç hakimliğini korumaktaydı. Sanayi devrimiyle birlikte erkekler fabrikalarda  yani hane dışında çalışmaya başlarken kadın da daha ziyade eve mahkum  edilmekteydi. Böylece kamusal/özel ayrımı da yoğun bir biçimde belirginleşmiş,  toplumdaki sınırları belirlemişti. Ancak, 18. yüzyılın eşitlikçi olmakla  birlikte erkek merkezli ideolojisine ilk kez 1845’de Margaret Fuller, Woman in  Ninteeth Centruy- On dokuzuncu yüzyılda Kadın- adlı kitabından ilk kez bağımsız  bir kadın kültüründen söz etmekteydi (Kadınlar Dile Düşünce, 2004: 23). Ona göre  kadınlar içlerindeki cevheri işlemeliydiler. Ardından, 19.yüzyılda ve daha  sonraki dönemlerde kadın hareketi, bir her döneme göre giderek ivme kazanmakta  ve eşit haklar kavgasına hep bir yenisini daha eklemekteydi: Toplumun her  parçasına - aile, yönetim, politika sanat, edebiyat - son derece baskın biçimde  hakim olan erkek egemen toplumu etkileme; hatta onu dönüştürmeye yönelik  sistemli bir çaba. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Bu noktada aslında feminist eleştiri kavramını da kısaca irdelemek ayrıca  önemlidir. Zira, ataerkil bir dil içinde bir nevi hapsolan kadınlar için, sözü  edilen ataerkil dil düzeninin değiştirme sürecinde en yetkin araçtır yazın.  Feminist bir yazın anlayışı da, edebiyatın içerdiği çeşitli ataerkil tuzaklar  karşısında yepyeni bakış açıları kazandırmayı amaç edinmektedir. Dolayısıyla,  eşitlikçi düşünceyle kadın hareketlerinin başlangıcına ilham veren 18. yüzyıldan  itibaren, kadının erkeğin karşı kutba yerleştirdiği “öteki” olarak  nitelendirilmesini irdeleyen, sorgulayan ve farklı bakış açıları ortaya koyan  bir eleştiridir feminist eleştiri. Feminist eleştirinin, edebiyat eleştirisine  asıl katkısı ise, yazın eleştirmenlerini “kadın imajı” kadınlık ve erkeklik  kurguları” üzerine eni konu düşünmeye, bu konuya farklı pencerelerden bakmaya  zorlamak olması. Buna göre değişik feminist yaklaşımlar, gerek kültürel olarak  belirlenen kadın, gerekse kültürel olarak belirlenen erkek rolleri ve bu  rollerin yazın metni üzerindeki izdüşümlerini incelemiş, sanat yapıtı açısından  bu izdüşümleri eleştirel bir yaklaşımla sorgulamışlardır bugüne değin. Örnek  olarak, Sandra M. Gilbert ve Susan Gubar’ın Madwoman in the Attic-Tavan  arasındaki Deli Kadın- adlı yapıtı 19. yüzyılın farklı bir geleneğini ortaya  çıkarmıştır: Kadındaki yazarlık korkusu. Gilbert ve Gubart, kadın  sosyalizasyonunun kadının yaratıcılığına yaratıcılığına nasıl yansıdığını şöyle  açıklamıştır: “Kadını, melek gibi davranmadığı takdirde canavar gibi gören bir  toplumda, melek olmadığını bilen kadın kendini canavar gibi görmek ya da bu  bilincin suçluluğuyla bir sürü hastalıklarla boğuşmak zorunda kalmıştır.  Histeri, anoreksi… Bu hastalıklara kadın romanlarında sıkça rastlanır.”  (Kadınlar Dile Düşünce, 2004: 24-25) &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Dolayısıyla yavaş yavaş etkinliğini arttıran feminist eleştirinin asıl amacı  zaman geçtikçe daha da net bir tablo ortaya koymaya başlamıştır: Cinsiyet  rollerinin yazında nasıl kurgulandıkları ve gerçekte nasıl kutuplaştığı ve erkek  egemen ideolojilerin yazın yapıtında nasıl şekillendiği ve kadını nasıl, nerede  konumlandırdığı ve bu ideolojilerin ve kurguların da gerçekte kadın için ne  ifade ettiği, yazıda nasıl yeniden doğru okumayla değişiklik göstereceği son  derece ciddi bir inceleme alanı olmuştur. Artık edebi gelenekleri oluşturan ve  yazında kilometre taşları sayılan klasikler, klasiklerin çevirileri, sanat  yapıları yeniden incelemeye alınmış, bütün imgeler tersyüz edilip yeniden  yorumlanmaya açık hale getirilmiştir. Kolodny, 1980’de yazdığı makalesinde  aslında bu yeni feminist eleştirinin de çıkış noktasını belirlemişti bir bakıma.  Kolodny’in üç saptamasına göre; “ Edebiyat tarihi keyfidir, hatta bir kurgudur.  Metin okuma yöntemleri bu kurguyu sürdürmemiz üzere bizi koşullandıran  yöntemlerdir. Bu yüzden gerek eleştirel değerlendirmeler gerekse bu  değerlendirmelere dayandırılmış “temel okuma” listeleri keyfidir.” (Dancing  Through the Minfield, 1980). Dolayısıyla, feminist eleştiri kadın hareketiyle ve  aslında daha sonra postmodern- yapısalcı hareketliyle birlikte koşut olarak  gelişmiş ve yazında yepyeni açılımları, kadınlık ve erkeklik kurgularını  gerçekte tersinden de okuyarak yepyeni yorumları beraberinde getirmiştir.  Sonunda da bağımsız kadın eleştirileri pratiği ortaya çıkmıştır. Buna göre,  feminist estetiğin mutlaka kadın yaşantısına ilişkin gerçekler üzerinde  yükselmesi öngörülmüş, kadın yaşantısının, özel olan deneyimlerin ve ilişkilerin  radikal feministlerin de dile getirdiği gibi “Kişisel olan politiktir” den yola  çıkılarak ortaya konulması farklı yazın geleneklerine ve okumalarına yol  açmıştır.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Bu noktada aslında feminist eleştiriyle beraber kadın edebiyatı kavramının da  gerçekten var olup olmadığını da önemli bir soru olarak kendini ortaya  koyvermiştir bile. Yazar kimliği, doğası gereği aslında yalınkat bir insan  değildir. Yazarın varlığı katmanlı birçok kimliğin bileşkesidir. Bu noktadaysa  yazar olarak kadınlara ait bir alt kültürün olup olmadığı ve beraberinde bir  kadın edebiyatından söz edilip edilememesi de ayrıca önemlidir. Erendiz  Atasü’nün şu sorusuyla birlikte aslında kadın edebiyatının neden var olması  gerektiği okurlara ipucu da verecektir gerçekte: “Erkekler kadın yaşantılarını  paylaşmayı reddettikleri sürece, kadın gövdesinin maddesel koşullarının ve  geleneksel kadınlık rollerinin dayatmaları elbette ki kadınlara mahsus bir  psikolojik ortam -ortak duyuşlar, sezişler, düşünceler, kanılar, bakış açıları-  yaratacak ve bu ortam kendi ifade biçimlerini bulacaktır. Kadınların erkek  yaşantılarını paylaşmaları, örneğin meslek sahibi olmaları elbette onları  değiştirir; ama değişen kadın hayatının genişleyen akışını kesecektir değişmeyen  hayat biçimleri! Peki, bu engellenme kadınları nasıl etkileyecektir?” (Dünya  Kitap, 2001). Bu soruyla birlikte, kadınların yıllar boyu erkek yazar-kadın okur  ikileminin içinde hapsoldukları da göz önüne alınırsa, kadınların bu ikilemi  kırma sürecinde, kendilerine dayatılan “öteki” ya da “alttakiler” kavramlarından  yazın ile kurtulmaları da çok geçerli, bilinçli bir yol olarak  nitelendirilebilir. Zira kadınlar, kadın kimliği ve kadın olma deneyimiyle  duygulara, duyarlıklara, deneyimlere ve kültür birikimine çok farklı sesler,  tınılar getirmektedir. Kadın olarak yazma, ataerkil dil yerine kendi kadın  dilini yaratma Atasü’nün yukarıdaki sözlerini; kadınların ortak duyuşları,  sezişleri, bakış açılarını paylaşarak bir alternatif dünya yaratma ile koşut  gitmektedir elbette. Dolayısıyla, kadın okur- erkek yazar ikileminin kırılma  noktasında, kadının bir yazar olarak ataerkil toplumda var olabilme ve hatta  ataerkil toplumu dönüştürme sürecinde kadın edebiyatının varlığından da söz  etmek bu bağlamda mümkün görünmektedir.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Bütün bunlar ışığındaysa, çağdaş yazında önemli iki kadın yazarın; Latife  Tekin’in Gece Dersleri ve Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda adlı yapıtlarına  bir kez daha bu mercek altında bakmak kurmaca yazın ve kadın konusu üzerine  alternatif bir düşünme tarzı geliştirebilmek açısından hatırlı sayılır bir öneme  sahiptir.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Latife Tekin ve Gece Dersleri&lt;br /&gt;Latife Tekin Türk edebiyatına önemli  yenilikler getirmiş bir yazardır. Özellikle 1980 sonrası Türk edebiyatında son  derece önemli bir yere sahip olmuştur. Değişik üslubu ve yaklaşımıyla, okurları  farklı dünyalara çekerken bir kadın yazarın da korkularını, açmazlarını,  sancılarını yansıtmaktadır eserlerine. Tekin, 1986’da yayımlanan Gece Dersleri  adlı kitabında, Sekreter Rüzgar kod adlı Gülfidan’ın bir politik örgüt  içerisinde kadınlığının-kadın olarak birey olmak- politika ve toplumsal roller  gibi değişken parametreler içerisindeki dinamiğini sorgulamaktadır. Tekin,  aslında büyük ölçüde devrimi, bedeni, yoksulluğu, kadınlığı ve annesi arasında  kalmış bir kadının parçalanmışlığını anlatmaktadır burada. Ancak,” kısacık bir  romanın uzun şiiri” olarak nitelendirilen bu yapıt gerçekte alışılmış bütün  biçimleri, yazın kurgularını tersyüz etmekte ve parçalanmış bir üslupla  kronolojiyi de altüst etmektedir. Gece Dersleri, klasik kalıplarda  değerlendirilecek bir yazı, bir anlatı değildir. Tekin’in kahramanı  Gülfidan/Sekreter Rüzgâr’ın hayattan kopuşları, hayata tekrar bağlanması, her  seferinde bir gerçeklikten ötekine savrulması, kendine yabancılaşması ama gene  en sonunda kendine bir varoluş alanı açması ve kendince bir güce sahip olması  klasik betimlemelere sığmayan bir biçemle sergilenmektedir. Güldifan, daha  çocukken annesinin yasak aşkı ile tanışmıştır ve böylece hayattaki ilk  yabancılaşması da kaçınılmaz olmuştur. Sonra, on sekiz yaşında bir kadın  örgütüne katılarak militanlığa adım atmıştır, bu da onun yaşamdaki sancılı  arayışlarının ilk basamağıdır aslında.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;“On sekiz yılın taze fidanıydım. Adım da zaten Gülfidan’dı. Yan yana  oduncularla eski yazlık sinema sokağında, küçük bir gece odasında toplaşmış kırk  kadına karıştım. Kim olduğum sorulduğunda, kırk kadının gözlerinin içine duygulu  bir kuşun resmini astım. Kuşun başını usulca yana büktüm. “Kadınların yalnız  oldukları bir evden geliyorum,” diye inledim. Yaprakların ılık bir rüzgârın  etkisiyle hışırdadıkları bir ilkbahar günü, öğleden sonraydı. Belleğimde saklı  duran mahrem bir görüntüyü kırk kadının merak dolu bakışlarına uğradığımdan  güneş ışığına çıkardım. Gece odasında toplaşmış oturanlar, soluk çırparak taş  bir mutfakta kanayan parmağına ağlayarak bakan genç bir kadının solgun suretine  eğildiler. Kömür karası saçlı annemin bir hayat boyu parmaklarını yüzlerce kez  bıçakla kesip kanattığı, bir ucunu dişlerine taktığı renkli basma parçalarını  kanayan parmaklarına ağlayarak sardığını anlattım.” (7)&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Gece Dersleri, değinildiği gibi klasik bir anlatı değil. Bir kadının, hem  kendini hem annesini hem de yaşamı arayışlarını iç monologlarla, iç diyaloglarla  ve gerçekte bilinç akışıyla vermeye çalışan bir yapıt. Burada birlik denen  biçimlerin hepsi neredeyse alaşağı edilmektedir. Sekreter Rüzgârın kongrelerde  yaptığı konuşmalar, örgüt arkadaşlarına gönderdiği mektuplar, tek başına kaldığı  zamanlardaki içsel monologlar, hayata ve militanlığa dair duyulan ikilemler  kesinlikle klasik yazın biçimleri ile kaleme alınmaktadır. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;“Dedi: Alık bir örgütçünün yaratıcı olmayan karamsarlığı çok can sıkıcı.  Ruhun dikdörtgenimsi tahta kutulardan yapılmıştır sananlar, ne yazık ki  davamızın karanlık bir tünele sokulduğu günlerde, bir sihirbaz edasıyla yeniden  sahneye fırlamaktan kendilerini alamazlar….”&lt;br /&gt;“Dedim: Çiy damlası gibi saydam  yüzünün içi öfkeyle dolu Sevgili Başkanımız! Sizinle hayat bilgisi  hayaletlerini, öte dünyaya küs giden develeri, nefret sözcüğünden ibaret elmas  bir kütleyi konuşabilmemiz mümkün değil. Çünkü anlamaya başladık birbirimizi.”  (51)&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Gülfidan’ın hayattaki arayışları ve kopuşlarına bir örnek de onun 12 Eylül  darbesiyle -yenilgisiyle- gene başını alıp gitmesidir. Ayrıca, militanlığa,  örgüte ve de kürtaja karşı büyük bir savaş vermekte; bu sefer kadın olmanın  farklı bir deneyimini yaşamak, çocuk doğurmak istemektedir.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;“Elveda ey, bulutlara yazılı gündeminizden toprağa atlayıp intihar etmektedir  maksadım. O kuş lastiği gibi demirden aletine doktorun bindireceksiniz beni,  karnımdan cenazeler çıkartan kaynanam gibi, ölmek daha şeker. Doğurmak istiyorum  bebeğimi, eli kırbaçlı küfürbaz cininizin izniyle. Siz annemin yeşil atlarının  yüzüne okuyup üfleyin Kalinin’in fedakârlık defterini. Teklifinize uyup  saplantılarımın gönlünü kıramam. İade ediyorum görevli kolluğum ile karton  önlüğümü. (72)&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;"&gt;Latife Tekin, rüzgâra kapılmış bir kadını bir kadın yazarın doğurganlıyla iç  içe geçirirken, ideolojilere, belli kalıplara duyduğu öfkeyi yansıtırken hem  zaman-mekan bütünlüğünü parçalamakta hem de cümleleri de kesin kurallara  hapsolmaktan çekip çıkartmaktadır. Gece Dersleri gerek konusu, kadının bir birey  olarak var olması ve kadının beden denetimi açısından gerekse sözcük oyunları,  kuralsızlık, yapıyı tersyüz etme açısından bir kadın yazarın; Latife Tekin’in  anlatısı olarak son derece yenilikçi ve başkaldırıcıdır. Bu özellikler de kadın  edebiyatı, bir kadın yazısı yaratma çabasının izleri olarak görülebilir. Baskın  olan ataerkil dili kırma ve feminist eleştirel bir gözle farklı üsluplarla onu  yeniden yaratma, metinde kendi içine kapanmaya ve dolayısıyla sıradan değil yeni  bir yoruma ışık tutmaktadır. Dolayısıyla, ataerkil bir dil tarafından yapılanan  toplumun da yeni okumalara açık olmasıyla bir ölçüde dönüştürülebilmesi alternatif bir dünyaya doğru evrilerek gerçekte arzu edilen bir olguya göz  kırpmaktadır.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;" class="col1"&gt; &lt;div class="post-alt blog" id="post-1559"&gt; &lt;div class="entry"&gt;  &lt;p&gt;Virginia Woolf ve Kendine Ait Bir Oda&lt;br /&gt;Virginia Woolf, bir kadının “ben”  sözcüğünden kastettiğiyle bir erkeğin “ben” demesi arasında gerçekten ciddi bir  fark olduğunu söylemekte; bu iki “ben”in de çok farklı alanlara işaret ettiğini  belirtmektedir. Zira, kadınlık deneyimleri, ilişkileri ve yazın dünyasında gerek  erkeğin gerekse kadının farklı biçimlerde ben demesi Woolf’un kastettiğini  doğrular niteliktedir. Burada, gene kadın okur-erkek ikileminden yola  çıkıldığında edebiyatta erkek olarak ben demek nitelik bakımından değilse bile  nicelik bakımından elbette daha kolay görünmektedir. Virginia Woolf, işte bu  noktada Kendine Ait Bir Oda’da tarihsel süreçte kadınların hayatlarından  kesitler sunarak bir kadın olarak yazmanın, içindekileri dışa vurmanın  zorluklarından, sancılarından bahsetmektedir. Woolf, tarihsel ilişkilerin  kökenine inerek kütüphane raflarında gezinmekte ve kısa bir kadın edebiyatı  tarihçesi ortaya koymaktadır. Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli  kitaplardan olan Kendine Ait Bir Oda’da Woolf temel bir düşünce sunmaktadır.  Buradaki temel tezi bir kadının para kazanması, kendisine ait ayrı bir odasının  ve boş zamanının olmasıdır. Woolf, kadınlara sadece “yazın” demektedir.  “Erkekler ne der diye düşünmeden yazın!” der Woolf. Kadının bir yazar olarak  konumlanmasına dair pek çok ipucunu dile getirmektedir burada. Ancak bu konuya  değinirken de kadın yazarların çok fazla cesaretlerinin kırıldığından,  kadınların önlerine konulan engellerden da bahsetmektedir elbette.&lt;br /&gt;“Büyük  harflerle KADINLAR VE KURMACA YAZIN sözcükleri yazılmış yalnızca. Oxbridge’de  yenilen akşam ve öğle yemekleri kaçınılmaz olarak ve ne yazık ki British  Museum’a yapılan bir ziyaretle sonuçlanmak zorunda … Çünkü Oxbridge gezim ve  yenen yemekler kafamda sürüyle soru oluşturmuştu. Neden erkekler şarap,  kadınlarsa su içiyordu? Neden cinsiyetlerden biri öylesine varlıklı, öbürü ise  yoksuldu? Yoksulluğun kurmaca yazın üzerindeki etkisi neydi?” (29)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;“Çünkü görünürde her iki erkekten biri şarkı ve şiir yazabilirken hiçbir  kadının bu olağanüstü yazın alanında tek bir sözcük bile yazmamış olmasının  nedeni uzun zamandır çözümlenemeyen bir bilmecedir. Kendi kendime, kadınların  içinde yaşadıkları koşullar nelerdi, diye sordum…” (47)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;“16. yüzyılda üstün yeteneğini şiire dökmeyi denemiş bir kızın başkalarınca  önüne çıkarılmış engellerin ve zorlukların altında ne kadar ezildiğini, öte  yandan kendi çelişik güdülerinin etkisinde bir o yana bir bu yana çekilip acı  duyduğunu, bu yüzden beden ve akıl sağlığını yitirdiğini bilmek için ruhbilimden  bir parça anlamak yeterlidir.” (56)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Woolf’un aslında burada dikkat çekmek istediği ironik bir durum söz  konusudur. Yukarıda betimlenen genç kadın aslında 16. yüzyıl İngiltere’sinde  yaşayan Shakespeare’in kız kardeşi de olabilirdi. Ancak, bu genç kadın ne kadar  yetenekli, yazın konusunda ne kadar hevesli olursa olsun eninde sonunda gideceği  kapı mutsuzluk kapısıdır bir bakıma. Kadın yazar olarak ataerkil bir toplumda  var olabilme çabası türlü mutsuzlukları, hezeyanları da beraberinde  getirmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kadın yazarların bu acıklı durumu, özelikle 19. yüzyılda ciddi bir biçimde  düzelse de Woolf kadın olarak bir sanatçı zihnine sahip olmanın ataerkil toplum  tarafınca nasıl eleştirilere maruz kaldığından öncelikli olarak bahsetmektedir  hiç şüphesiz. Ancak, değinildiği gibi 19. yüzyıla kadın hareketiyle birlikte  yazın dünyasında da kadınları görünür kılmaktaydı. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;“Ve böylece on dokuzuncu yüzyıla gelmiş bulunuyoruz. Ve burada ilk kez  tümüyle kadınların yapıtlarına ayrılmış raflar buldum.” (74)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ne var ki, kadınların yaşadığı sıkıntılar, ataerkil toplumun yüklediği  roller, öne çıkardığı engeller, kadınların iyi bir eğitimden yoksun kalmaları  gene söz konusuydu elbette. Woolf, kadınların eğitilmesi konusunda da kitapta  uzun uzun tavsiyeler vermekte; onlarla bu konu hakkında ayrıntılı biçimde -ama  kesinlikle otoriter bir havaya girmeden-konuşmaktadır.&lt;br /&gt;Woolf, kadın ve  edebiyat, kadın ve kurmaca yazın konularını elbette feminist bir yaklaşımla son  derece zeki bir biçimde irdelediğinden Kendine Ait Bir Oda, bu bağlamda kadın  edebiyatı, kadın kurgusu özelliklerini de içinde barındırmaktadır. Diğer  yapıtlarında görülen klasik biçimi, kurguyu tersyüz etmek, kırmak ve elbette  bilinç akışı tekniğini kullanmak yapıtı klasik eserlerden ve dönemin ataerkil  ideolojisiyle yazılmış yapıtlardan ayrımaktadır kuşkusuz. Dahası Woolf burada  sanki kadın kadına, otoriter olmayan bir konuşma havası içindedir. Bir bahar  günü Oxbridge’de bir parkta dolaşırken aslında geçmişte ve gelecekte ve diğer  kadınların zihinlerinde de dolaşan Woolf, feminist eleştirel bir gözle kadın ve  edebiyat arasındaki ilişkiyi, kendisinin hem yazar olarak hem de kadın bir birey  olarak kadınlık deneyimlerini irdelerken, aslında kadın edebiyatının varlığını  bir şekilde ortaya çıkarmakta; ataerkil yazının, dolayısıyla bir ölçüde toplumun  dönüştürülebileceği mesajını da vermektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuç olarak, yukarıda örnekler verilerek incelenmeye çalışılan her iki edebi  çalışmada, gerek kadınların hayatlarına tanıklık eden ya da salt kadınlara özgü  birtakım çileleri dile getiren, gerekse ataerkil yapıyı, kültürü sorgulayan bir  bakış açısı gözlemlenmektedir. Hatta Woolf Kendine Ait Bir Oda’da, sorgulamaktan  da öte, okurlarına kitap boyunca bir kadın yazar olmanın zorluklarından  bahsetmenin yanı sıra ciddi birtakım tavsiyeler, bakış açıları da vermektedir  elbette. Burada toplumu sorgulamanın bir adım ötesine; onu değiştirmeye yönelik  bir çaba da hissedilmektedir. Toplumsal kimlik anlamında kadın olmak, özellikle  de kadın yazar olmak birçok kısıtlamayı beraberinde getirdiğinden, kadınlar bu  ikilemi ve uğradıkları bu haksızlığı gene yazı üzerinden delmeye çalışırken,  görüldüğü üzere bir edebi çalışmanın kurgusuna, dile ve imgelerine de farklı  yaklaşmaktadırlar. Yazar, kadın olmanın bilincini feminist-eleştirel bir gözle  eserlerine yansıttığı sürece, kadın hayatlarının geçirdiği ve geçirmekte olduğu  somut aşamalar, karşıtlıkların ve beklentilerin çatışmaları da farklı bir yazma  ve farklı bir okuma biçimini de beraberinde getirecektir. Zira kadınlık  deneyimleri de diğer büyün yaşantılar gibi yazının aslında bir nevi ham  maddesidir. Kendini her şekilde kısıtlanmış hisseden, hayatının sadece  başkalarına-belki büyük ölçüde çocuklarına, kocasına, yakınlarına -adayarak  geçiren bir kadının eline kalem alınca salt bir iç dökme değil de bir ürün  ortaya çıkarma, bir yaratma edimi ortaya koyma amacıyla yazması yukarıdaki iki  örnekte de görüldüğü gibi klasik kalıplara sığmayan bir stil ortaya  çıkarmaktadır: Anlatının yoğunluğu, imgelerin, sözcüklerin, cümlelerin alaşağı  edilip yeniden -aslında büyük ölçüde tersten- farklı bir biçimde okunmasını  sağlama, zaman-mekan bütünlüğünü parçalama, düz bir anlatıdan çok çoğunlukla  bilinç akışı tekniğini kullanma ve elbette yapısökümcü bir bakışla tüm yapıyı  hatta anlamı bozarak okuru afallatma, kendine getirme kadın edebiyatı denilen  yazın türünün de varlığını hissettirmektedir Zira, gerek Gece Dersleri gerekse  Kendine Ait Bir Oda, geleneksel kalıpların dışına çıktığından, kadın imgelerini,  deneyimlerini öne çıkardığından ve hem patriarkal dile hem de patriarkal düzene  karşı duruşları bakımından kadın edebiyatı, kadın yazını türüne doğru bilinçli  bir ivme olarak nitlendirilebilir.&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;(Hece Dergisi Nisan 2008--Edebistan Nisan 2008)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;!--/post--&gt;&lt;table style="text-align: left; margin-left: 0px; margin-right: 0px;" width="100%"&gt; &lt;tbody&gt; &lt;tr&gt; &lt;td&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-906903772076747349?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2008/11/kurmaca-yazin-ve-kadin.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-4007232632986366002</guid><pubDate>Sat, 01 Nov 2008 17:54:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-11-02T11:11:19.249+02:00</atom:updated><title>HUMPHREY'NİN ANNESİ</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;    &lt;/div&gt;&lt;div&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 1cm 0.0001pt 70.9pt; line-height: 150%; text-align: left;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;  &lt;/div&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;Penelope Mortimer&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;1927’nin Mayıs ayında, ileride Humphrey’nin annesi olacak kız – yeni&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;moda kısa kesilmiş saçlarıyla,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;gamzeli dizleriyle– Cambridge yakınlarında bir baloya götürüldü. Kavalyesi, Jimmy Campbell adında zengin bir toprak sahibiydi. Humphrey’nin annesi, Jimmy’nin elinden, hukuk okuduğunu ve adının Tristram Coots olduğunu söyleyen sarışın bir oğlan tarafından “Affedersiniz,” diye alındı. Tristram, kendisini dimdik, derli&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir toplu havayla &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;çarliston yapmaya bıraktı ama solgun mavi gözleriyle kıza sürekli bakmaktan hiç vazgeçmedi. Bu bakışta kızın kanını kaynatan şehvetli, neredeyse hayvani bir şey vardı. Kız , acemice dans etmeye başladı, eskisi kadar konuşmaz oldu. Oğlan çok rahat bir şekilde &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;biraz hava almayı teklif edince, kız saçlarını hafifçe okşadı, sağa sola baktı; kurtarılmayı isteyip istemediğinden pek emin değildi. Oğlan, kızın elini kavrayarak şişeden mantar çeker gibi onu hızla &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;terasa çıkardı.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;“Ah!” &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;diye ciyakladı Humphrey’nin annesi, bükülmüş kolunu tutup somurtarak. Kız artık o bakışı göremiyordu. Oğlan, kilise korosundaki&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;masum bir çocuk kadar&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kadar sarışın ve zarifti. “Pekâlâ,” dedi kız yumuşayarak, “seni bağışlıyorum.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Gece hava sıcaktı. Kolalı gömlek kolları ve şifon parçaları çimenlikte bir yanıp bir sönüyordu; fidanlıkta sevişenler vardı, iğne yapraklarının üzerine şampanyalar &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;dökülmüştü, söğütlerin altında kayıklar gıcırdayarak gidiyordu. “Ah, leylaklar!” diye mırıldandı &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Humphrey’nin annesi ve taftanın dikişlerini zorlayarak leylak kokularını içine çekti. Tristram kolunu onun beline doladı. Daha koyu &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;gölgeliklere doğru rahat adımlarla ilerlediler. Kız, ona Cracker adlı midillisini ve Patch adlı Labrador köpeğini anlattı. Oğlan, kızın elini tutarak onu alçak dalların altından geçirdi, daha da derinlere, karanlıkların &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;içine götürdü.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Kız kıkırdamayı kesemiyordu.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“Nereye gidiyoruz? Hiçbir şey göremiyorum! Tristram... !”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“Sana bir şey göstermek istiyorum.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“Ne? Nerede? Tristram... !”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Sendeleyerek bir açıklığa çıktılar: Birkaç ağaç kütüğü, talaşlar ve kıymıklar. Tristram oturdu, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kravatını çözmeye başladı.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;Kız dikişlerin içine sıkışmıştı, iki büklüm olmuştu, soluğu kesilmişti. &lt;span style=""&gt;             &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Peki, ne göstermek istiyorsun bana ?”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Oğlan eliyle hafifçe yere vurdu.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;“Ah, peki öyleyse! Ama gerçekten... !” Kız yere oturdu, dikişlerin &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kendisini son kez sıkıştırmasına güçlükle dayandı, kendisine çeki düzen verdi. Tristram smokinini çıkardı, katlayıp kesilmiş bir ağacın üzerine koydu.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“Pantolonun &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;askılarını&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;gerçekten çok beğendim,”dedi kız hayranlıkla.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bir de baktı ki ırzına geçiliyor. Tristram &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;genç bir &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;boğa kadar güçlüydü; &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;aynı ölçüde ne yaptığnı bilir ve paldır küldürdü. Taftayı, Krepdeşin’i, jartiyeri yırttı; kuvvetli solumalar, iniltiler ve her türlü acı çekme belirtisiyle kızın bekâretini deldi geçti. Kızın ilk debelenmelerini, çığlıklarını durduran da bu oldu. Kız, annesinden, cinselliğin zevkle uzaktan yakından hiç ilişkisi bulunmadığını biliyordu, ama Tristram gerçekten acı çekiyormuş &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;gibi görünüyordu. “Tamam, tamam...” diye mırıldandı kız, oğlanın ileri geri gidip gelen başını okşayarak,”Şşş.... tamam tamam....” Oğlan gümbür gümbür gidiyordu. Kız çok rahatsızdı ve bunun uzun sürmeyeceğini umuyordu. Oğlan&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ızdırap dolu son bir &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;inleyişle kızın üzerine yığıldı.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;“Sen iyi misin?” diye sordu kız endişeyle.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;Derinlerden gelen bir inleme.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;“Senin için sakıncası yoksa ... Çok ağırsın...”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Oğlan yuvarlanıp biraz uzaklaştı, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;hareketsiz yattı. Kız ıslak külotunu çekti, çoraplarını düzeltmeye çalıştı.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;Oğlan, başını güçlükle oynattı, kızın farkına vardı.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;“Aman Tanrım, hiçbir şey kullanmadık.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;“Kullanmadık mı?”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;“Ne demek istediğimi biliyorsun.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;“Ah. Ah evet. Elbette.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;“Karnın şişmeyecek değil mi?”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;“Ah hayır. Kesinlikle.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;Tristram, eve sık sık gidip &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;gelen bir ziyaretçi haline geldi; kızın ailesi tarafından da onaylanıyordu; içi krema dolu yuvarlak pastaları ikram etmekte de ustaydı. Ara sıra eski dersahanede sevişiyorlardı; bir keresinde de – özel bir zevkle hatırladıkları – ahırda sevişmişlerdi. Humphrey’nin annesi, Ekim ayı geldiğinde &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;şaşkınlık içinde hamile olduğunu fark etti. Tristram gönülsüzce evlenmeyi önerdi. Nihai amacı Parlamento’ya girmek olsa da, yakın gelecekte umabileceği en fazla şey arada bir bakacağı davalar ve babasından alacağı ek cep harçlıklarıydı. Bu, kız için güç olacaktı ama Tristram &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;başka bir seçenek bulunduğunu zannetmiyordu. Humphrey’nin annesi ona sevgi dolu bir öpücük kondurdu; Cracker’ı&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;eğerledi ve Jimmy Campbelllar’a doğru yola koyuldu.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;Humphrey’nin annesiyle Jimmy 1927’de, Bütün Azizler Günü’nde köyün kilisesinde evlendiler. Genç gelin tombuldu ve ışık saçıyordu, damat da gururlu görünüyordu. Onları minnettarlık yağmuruna tutarak konfeti atan ilk kişi Tristram oldu. Humphrey tam gününde; 1928 ‘in Mart ayında doğdu. Jimmy Campbell’ın aklı karıştıysa da bir şey söylemedi. Humphrey’nin annesi, birkaç saat panik ve umutsuzluk yaşadıktan sonra &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kıkırdamalarına ve gamzelerine&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;tekrar kavuştu.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;İki yıl sonra, kocasının av etinden yapılmış çorbasını höpürdeterek içmesine sinirlendiği bir anda Humphrey’nin annesi &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;şöyle dedi: “Humphrey hakkında, canım, senden değil, biliyorsun.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;“Benden olduğunu hiç düşünmedim ki, ” dedi Jimmy.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;“Demek istiyorsun ki – &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;biliyordun?&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Jimmy çorbasını höpürdetti. “Bir şeyi eksik. Biraz daha tuz. Birkaç damla meyve şarabı. Bir şey işte. Aşçıyla &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bir konuş, tamam mı?” &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;Onun evliliği böyleydi işte. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Humphrey, Tristram Coots’un hık demiş burnundan düşmüştü – ince yapılı ama dayanıklıydı, dik kesilmiş sarı şaçlarıyla gök mavisi gözleri vardı. Yaradılışı Jimmy Campbell’ınkine benziyordu. Annesine bir benzerliği varsa da, bunu &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;hiç kimse fark etmemişti çünkü Jimmy dışında hiç kimse Humphrey’nin annesinin yaradılışının ne olduğunu bilmiyordu, o zamana kadar Jimmy de bunu unutmuştu.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;On sekizinci yaş gününü izleyen yaz, Humphrey orduya katılmak üzere okulu terk etti. Evdeki son gecesinde Jimmy’nin çalışma odasına çağrıldı: Doldurulmuş balıklar, doldurulmuş tilkiler, duvarlara asılmış yıllanmış postlar, bunların tümü ona çok aşina şeylerdi.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;“Ah, oğlum. Seninle bir şey konuşmak istiyorum. Bir puro al”.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;“Teşekkür ederim, Baba.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;“Her şey yolunda mı?”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;“Yolunda.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;“İyi. İyi.” &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Jimmy,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;koltuğun oturulacak yerinden ekmek kırıntılarını süpürürken bir suskunluk oldu, yastığı şişirdi. Sonunda oturdu, gürültüyle burnunu temizledi, bıyıklarını sildi. “Seninle bir şey konuşmak istiyordum.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;“Evet , Baba.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;“Biraz düşündüm de. Bundan hoşlandığımı söyleyemem. Bacak kadar çocuk olduğundan bu yana çok uzun zaman geçmedi, biliyorsun.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;Humphrey bekledi.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;“Senin için çok büyük bir şans, bu Ordu. Bir puro al. Ah, almışsın &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;zaten. Pekâlâ, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;şimdi. Gerçek şu ki.” Jimmy burada &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kalakaldı.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“Evet, Baba?”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;“Annen – annenle ben. Gerçekten, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kahrolası zor bir iş.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;Demek&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;mesele buydu. “Ah,” diye mırıldandı&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Humphrey.“ Üzüldüm.” “Sustuk,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;anlıyorsun ya. Hiçbir zaman tartışmadık. Tartışmak için bir neden de &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;yoktu.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Elbette.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;“İşte, sen vardın. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Elimizden geleni yaptık. Gerçek şu ki.” Durdu ve boş gözlerle Humphrey’e baktı.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;“Devam et, Baba.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Anlatmak istediğimin tümü bu oğlum! Bu işte!” &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Jimmy, koltuğun koluna bir zafer edasıyla vurdu. &lt;span style=""&gt;              &lt;/span&gt;“Benim değilsin. Sen.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bu kez Humphrey boş bakışlarla babasına baktı.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;“Bunu daha fazla taşıyamazdım. Bir terslik vardı. Ne olduğunu bilmiyorum. Kadınca bir şey. İşte, böyle.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;“Tanrı aşkına, Baba, sen neden bahsediyorsun?”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;“Kahretsin, yeterince açık konuşmuyor muyum? &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Onunla evlendiğimde beş ay geçmişti!”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Jimmy’nin gürültülü soluk alıp verişleri, saatin ölçülü tiktakları, birinin karo kaplı koridorda şap şap yürüyüşleri, kapanan bir kapının sesi. Humphrey boş boş baktı.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“Sen... &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;benim babam değil misin?”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;“Geçen onca yıldan sonra böyle düşünmeye başladım.” Neredeyse duyulamaz bir mırıldanma: “Seni çok severim, biliyorsun...” Birdenbire canlanarak: “Haydi bir şeyler &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;içelim, ha?” Hızla içki masasına doğru gitti. “Bu kahrolası kız da bardakları hiçbir zaman &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;iyice temizlemiyor.” Jimmy bardakları temizleyip parlatırken bir sessizlik oldu. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;Uzun bir suskunluktan sonra Humphrey boğazını temizledi. “Kim o... kimdi? “ diye sordu.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;Jimmy bardakları birer birer kaldırıp gözlerini kısarak bakıyordu: “Ha? Ah! Coots adında biri.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“O kişi yaşıyor mu?&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;“En ufak bir fikrim yok.” Jimmy kendini bir şeyler yaparak &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;meşgul etti, sustu, sonra sert bir şekilde ekledi: “Orduya katılıyorsun. Bunları bilmeye hakkın var. Kan meselesi falan. Tehlikeli &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;olabilir.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;“Anlıyorum.” dedi Humphrey hiç bir şey anlamayarak. Başı elleri arasına düştü, parmakları kafasının derisine battı; içkinin guluk guluk sesini, soda sifonunun iki keskin fıs sesini,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;buz küplerinin şakırtısını duydu. Önemli bir şey olmuştu; hiçbir şey olmamıştı. Her şeyin değişmesi gerekirdi; her şey aynıydı. Daha fazla şey bilmek istiyordu; hiçbir şey bilmek istemiyordu. Jimmy onun saçını okşadığında Humphrey başını&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kendiliğinden öne eğdi.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Kahretsin susmak çok daha kolay. Bak söylüyorum sana.”&lt;span style=""&gt;         &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Evet, Baba.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Şey —“ Koltuk gıcırdadı. Uzun, ferah bir iç çekiş. “Bunu böylece bırakalım, tamam mı? Yedi mahalleye duyurmanın bir anlamı yok.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Hayır, sanırım yok.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;Jimmy, ümit verici bir sesle güldü: “Anneni kimin becerdiğinin ne önemi var? Sen, hayatın boyunca hep bir Campbell oldun.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Biliyorum...” Humphrey’nin yüzü&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;buruştu. Yüzünü ellerinin arkasına sakladı.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;“Oooo! Ben de senin daha cesur biri olduğunu sanırdım!” Hızlı hızlı solup alıp vererek, bıyığı ve kaşları titreyerek Jimmy yerinden zorla kalktı, odanın &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bir tarafından diğer tarafına uzun adımlarla yürüdü, birden döndü. “Kahrolası bir &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;hakaret bu! Bunu hiç düşündün mü?”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Hakaret mi? diye sordu Humphrey inanmaz bir havayla.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Birinci sınıf bir eğitim – karşılayabildiğimin en iyisi. Yapabildiğim her şeyi yaptım, kahretsin. Oğlumsun ve&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;mirasçımsın. Bu, benim için çok önemli.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Bunu biliyorum, Baba. Sevgili Tanrım, ben—“&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Şimdi de kalkıp &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Coots’un baban olduğunu düşüneceksin, değil mi? Bir kez sana baktı mı? Bir kuruş ödedi mi?”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Elbette hayır! Öyle demek istemedim.... Üzgünüm.... Lütfen, Baba....”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;Jimmy bir tür ses çıkardı. Bu, belki de alaylı bir sesti. Uzun süre sümkürdü, sonra döndü, mendilini cebinin çok derinlerine sokuşturdu. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;“Doğru olmadığını düşündüğün hiçbir şey yapmanı istemem, biliyorsun.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;“Hayır, istemediğini biliyorum elbette.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;“Biraz can sıkıcı. Sağduyu, her şey gelip sonunda buna dayanıyor. Uyuyan yılanları uyandırmayalım, en iyisi, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ha?”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“ Sen öyle düşünüyorsan.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Neden sorun çıkaralım? &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Annen için de kahrolası bir sıkıntı. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Adil değil, ahbap. Hep dediğimiz gibi, haksızlık olur.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;“Demek istiyorsun ki – eskiden olduğu gibi &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;devam mı edelim?&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;“Neden olmasın? En ufak bir şey bile fark etmez ki.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;“Sanırım etmez.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;“İyi. Bu konuyu &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;burada kapatalım, tamam mı?”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;Humphrey, pijamasının &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bir paçasını giymiş yatağında oturarak geleceği hayal etmeye çalıştı ama hayalinde canlandırabildiği tek şey geçmişti: Koyun ağılına giderken Jimmy’nin omzuna binmesi, biçerdöveri kullanırken Jimmy’nin kucağına oturması, – biraz içi kalkarak – ineklerin nasıl &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;sağıldığını öğrenmesi, kürede değişik ülkelerin kendisine gösterilmesi, birçok ülkenin neden pembe renkte olduğunu ve neden bu kadar çok deniz olduğunu sorması. Humphrey, pijamasının bir paçasını giymiş, yatağında oturdu ve ağladı.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;        &lt;/span&gt;“Aklıma gelmişken,”&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;dedi Jimmy karısının yanına güçlükle çıkarken, “Bilmesi gerekir diye düşündüm. Ona Coots’tan&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;söz ettim.”&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;“Coots mu?” diye sordu Humphrey’nin annesi. “Onu tanıyor muyuz biz canım?&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;Kendisine hatırlatıldığında belli belirsiz &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bir sesle, “ Ah, evet. Çok tuhaf genç bir adam,” dedi ve &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;sonra hafifçe kıkırdadı.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;Çev: Deniz Gündoğan&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-4007232632986366002?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2008/11/humphreynin-annesi.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-3282351652135044996</guid><pubDate>Sat, 01 Nov 2008 12:52:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-11-01T20:10:47.430+02:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Çetin Ceviz Çeviri</category><title>TOYNAKLAR</title><description>&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 1cm 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;  &lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;John Gower&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;Bir gün öğleden sonra kadın eviyede bluzunu yıkarken bahçenin ucunda sessizce durmakta olan beyaz bir at görür. Şaşkınlıkla ata bakakalır. Ellerini önlüğüne kurulayarak arka kapıdan çıkar ve küçük patikadan aşağıya doğru yürür.&lt;span style=""&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Kadın, uzun otların arasında adımlarını atarken at hiç rahatsız olmamış gibi görünür. Kuyruğunu hışırdatarak sallar. Kadın elini ona uzatarak yumuşak bir sesle, “Merhaba ahbap,” der. Atın kaslı yanağına eliyle hafifçe vurur. At bir toynağını yere vurur, kadının kır saçlarını koklar. Kadın, atın mavili kahverengili göz bebeğinde kendi yansımasını görür; parmaklarını atın burun deliklerine sokar. Otların üzerinden rüzgârın düşürdüğü bir elmayı alır ve avucunun içinde ata doğru uzatır. At yaşlı bir adam gibi dişlerini göstererek elmayı alır. İki hart hurt, elma yok olur. Atın dudakları kadının eline sürter, kadın güler, başka bir elma daha alır ve elmayı gene aynı şekilde ata verir. Sonra arkasını dönerek eve geri döner.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;/span&gt;Bir dakika sonra kadın tekrar görünür. Bir kolu dolu kova taşıdığı için gergindir, diğer koluyla arkasında bir şey saklıyordur.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;Kovayı atın ayaklarının dibine yerleştirir. At uzun başını eğer, dilini gürültüyle şapırdatarak suyu içmeye başlar. “Sahibin nerede senin bakalım?” diye mırıldanır kadın, “Ha?” Sonra ipi atın boynuna dikkatle kaydırarak geçirir, ucunu yakındaki bir ağaca sıkı sıkı bağlar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;Bay Bolger bu atı daha geçen hafta satın aldığını söyler. At, ona beladan başka bir şey getirmemiştir. Başıyla pencereden dışarıya doğru bir hareket yapar. O atın aşağıda otlayan yaratık olduğuna inanmazdınız, der. Kadın Bay Bolger’a bir bardak çay koyar. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;Dışarıyı seyrederek otururlar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;Kadın, bahçesi için özür diller. Kocası öldüğünden&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bu yana hemen hemen hiç…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bay Bolger boğazını temizler. Birkaç narin kırmızı gül akşam rüzgârında közler gibi parıldamaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;At zaman zaman kulaklarını oynatarak başını kaldırır ve arkasına bakar. Gitmek için acelesi yokmuş gibidir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;Bay Bolger atı götürdüğüne kadın hüzünlenir. Bahçe gözüne bomboş görünür. Kova, ağacın altında terk edilmiş olarak durur, uzun otlar da üstüne basılmış samanlar gibi yassılmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;Kadın bluzunu dışarıya asar, hafif bir akşam yemeği hazırlamak üzere içeriye girer.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;      &lt;/span&gt;Bir tarlakuşu öter.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;Kadın, kocaman evin bütün sessizliğinin üzerinde örüldüğünü hissederek mutfakta öylece oturur…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;        &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;Gece. Kadın, odasında uykusundadır. Rüyasında atı görür. At gene bahçede durmaktadır. Bu, onun eve gelmiş olan kocasıdır. Kocası ona bir şeyler söyler; kadın onun ne dediğini anlamasa da ne istediğini ve neden geldiğini bilir. Kadının sırtına binmesiyle birlikte at dört nala koşarak kadını küçük bahçeden dışarıya çıkarır, tarlaların içine doğru götürür. Kadın heyecandan tir tir titreyerek, yüzünde rüzgârı hissederek atın beyaz yelesine sıkı sıkı sarılır. At, gittikçe hızlı, daha hızlı dört nala koşar, toynaklarının güm güm sesi sessizliğe karışıncaya kadar çitlerin, çalıların sonra da kocaman ağaçların, evlerin üzerinden atlar. İkisi birlikte yükseklerde, yalnız başlarına uçarlar. Kadın, atın güzel vücudunu bacaklarının arasında sıkıştırır, atın kulaklarının arkasını öper, ısırır ve bir genç kız gibi kahkahalarla güler.&lt;br /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/o:p&gt;Çev: Deniz Gündoğan&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span lang="EN-GB"&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 1cm 0.0001pt; line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt;       &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-3282351652135044996?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2008/11/toynaklar.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-8279066367251474893</guid><pubDate>Thu, 09 Oct 2008 17:45:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-10-09T23:54:03.900+03:00</atom:updated><title>DESEK Kİ, İKİ  SERSERİ  ROMANTİK'E DAİR</title><description>&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kısa bir ara...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zihnimin öylesine yoğun olması, her bir köşesinden düşüncelerin birbirine çarparak yuvarlanması nedeni... Yepyeni bir yerde yaşamaya, yoğunluğa, insanlara alışmak... Alışmaya alışmak bir de... Bunun gibi şeyler. Ya da zihnimden aynı anda apayrı yönlere doğru uzaklaşan sıra sıra trenler gibi düşünceler... Toparlayamadım; hangi birine doğru yöneleceğimi bilemedim açıkçası...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceki yazımı ona ithafen bitirmiştim; şimdi gene ona ithafen başlamak istiyorum. Gecen dolu dolu sekiz gün içinde Budapeste'yi onunla yeniden keşfettim; söz vermiştim: "Birlikte..." diye... Sözümüzü yerine getirdik, keyifle, tatmadığımız bir heyecanla;  iki çocuk oradan oraya koşturarak; iki yetişkin meraklı gözlerle tabanımızda kuvvetle ya da yıllara yenik düşmeyen iki serseri romantik ruhla... her adımımızın farkında olmak, yorgunluktan ayakta duramayana değin her sokağın tadına bakmak, Tuna'nın aktığı her yöne seğirmek, parklarda soluklanmak, Ada'da binlerce  turuncu-sarı yapraklarıyla bizi kendimizden geçiren ağaçların altında, banklarda öylece sımsıkıca oturmak, üşümek ama üşümemek de... Geceleyin ayazda  kafamızı şirin bir kafe-bar'a sokup "hah tamam işte!" diyerek içkilerimizi yudumlamak; yudumlarken çok eğlenmek, çok gülmek... Beni nasıl güldürdüğünü yine keşfetmek! Sonra... hafif sarhoş  bir şekilde  Budapeste siluletinin içinde kaybolmak; demli sıcacık bir bardak çayın içinde eriyen şeker tadında bir kaybolma bu; onun esrikliği... hâlâ sürüyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz kişisel bir yazı oldu farkındayım... ama zihminden yola çıkan tren şimdi bu istasyonda durdu sanırım; durması gerekiyordu çünkü. İçten bir teşekkür için :-)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra Budapeste'nin yaşlı teyzelerinden ve yaşlı amcalarından... bahsedecegim size....Okulumdan da...arkadaşlarımdan da...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-8279066367251474893?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2008/10/desek-ki-iki-serseri-romantike-dair.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-3788868556688183105</guid><pubDate>Mon, 15 Sep 2008 23:06:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-09-17T11:02:30.247+03:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Budapeşte Günlükleri</category><title>“HOSSZU KAVE"</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;İnsan bazen ne hissedeceğini bilemez ya; coşku, histeriye kaçan heyecan, özleme sarılan mutluluk... Bugün her şeyden önce var olduğum, var olmayı bilebildiğim için öylesine mutluyum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Budapeşte'nin Kale Bölgesi'ni gezerken her adımda varlığımı içime çektim çünkü. Her nefesim apayrı bir soluk, karıştı eskilliğe; o müthiş kaleye, Matyas Kilisesi'ne... Dokununca ahşap, koklayınca ahşap minik Macar dükkanlarına, ihtişam denilenin ne denli uçsuz ya da aslında tanımlanamaz  olduğunu anlamamı sağlayan binalarına, çeşmelerine bakarken; parklarına, enli boylu Barok sokaklarına, caddelerine adım atarken öylesine yavaş hareket etmek istedim... Zamanı durdurmak, dünyayı durdurmak. Yaşamı tam o anda dondurmak; çünkü bir masalın içine çekilivermişim ansızın. Gökyüzüne seğiren kuleler, kulağıma çalınan flüt ezgileri.. Bir kaynaktan fışkıran tatlı su gibi; etrafı besliyor. Nedense bana  üstattan "A Midsummer Night's Dream" i anımsatıyor her şey. Zaman denilen  bozuma uğramış burada çünkü. Ve ben kale duvarlarından birine yaslanmış ne hissettiğimi tümüyle algılamaya çalışarak yüzümün iki parçaya ayrıldığını biliyorum sessizce; gülümse ve ağla... Burayı görmekten, burada uzun süre yaşıyor olacağımdan  öylesine heyecanlanmıştım.  Hayatımda da böylesi karma duygularla besleniyorum nicedir; her bir hücremi doyasıya hissetmek istediğimi anladığım günden bu yana düşünsel algılarım kapılarını istemsiz genişlettti sanırım. Ama Budapeşte'de geçirdiğim bu ilk haftam yaşamı nedense yeniden keşfediyor hissi verdi bana çoğunlukla. Nicedir aynı yerde  kapalı kalmışlığın hesabı bu belki de... Elimi, yüzümü, onca yol tepen ayaklarımı yeniden keşfediyorum; kendime hep yeniden başlıyorum şu sıralar. Şehrin her sokağına girip çıkmakla daha da yakınlaşıyorum kendimle, Tuna'nın gözü Budapeşte'yle, şehrin insanlarıyla...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bugün: Bir ülkenin, bir kültürün kenarında kalmayıp yakınına elini uzatabilmek. "Budapeşte Şarap Festivali-2008" bu özel kapıyı da araladı bana. Hayatımın en keyifli, en masum saatleriydi Royal  Palace ve Kale Bölgesi'nde sabahtan gecenin hafif ayazlarına değin  süren... keşfetmenin hazzına örtülü Festival.  En masum... Tamamen yeniden doğmuş gibiydim çünkü; zihnimde ne tek bir düşünce,  ne de bedenimde, ruhumda  onca birikmişlik... Bir kültüre akıttım kendimi sadece; bilmedigim diline, kendime yakın bulduğum müziğine, geleneksel danslarına, renkli kıyafetlerine, çocuklarına, kadınlarına, adamlarına, yürüyüşlerine, salınışlarına, sevinçlerine, sarhoşluklarına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece ansızın soğurken...ayaz, hafifliğini ağırlaştırıken, Kale'yi çepeçevre saran duvar diplerinden aşağıya öylece salınarak yürürken... birden bulunduğum noktada duruverdim ve şehir ışıklarının bana neler vaad ettiğine bakakaldım; bir yanımda The Chain Bridge-Zincirli Köprü bir yanımda ondokuzucu yüzyılın yaşayan gotik binası Parliament-Parlement Binası, köprüler, karanlığı delen görkemli kiliseler, kuleler, ayın  yansıyan sarı-beyazına  kesik "yeşilmişik"  ince akıntılarıyla Tuna...Oracıkta, bulunduğum o noktada, geceden esen rüzgâr artık beni üşütürken sıcak bir yere girip geceyi “Hosszú kávé"--bildiğimiz yoğun, siyah sütsüz kahve- ile sonladırmak...kahvenin o yoğun ve buruk tadını... güzel tadını...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bütün bu güzelliklerin ardında...Bir yanım hafif de olsa buruktu; çünkü sen... sen de yanımda olmalıydın Aykut... Özellikle bugün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama nasılsa göreceğiz... Birlikte....&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-3788868556688183105?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2008/09/hosszu-kave.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>1</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-1230638511985081746</guid><pubDate>Sat, 06 Sep 2008 20:15:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-09-16T18:41:17.928+03:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Budapeşte Günlükleri</category><title>BUDAPEŞTE</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Tanıştık...birbirimizle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi, gri-beyaz zerrecik bir sabun köpüğü gibi hissediyorum Budapeste--Deak Ferenc Ter metro çıkışında. Hani kimseye değmeden öylece havada süzülüveren; kalabalık içinde kimseye değmiyorum çünkü; kimse de bana değmiyor sanki... Ama sonra sonra vakti gelince birinin ya omzunda ya alnında ya da burnunda eriyip gidiveriyorum; kimse farkında olmuyor. Ben bile fark edemiyorum varlığımı. Karışmış gitmişim farklı bir coğrafyada. Görece zaman, görece mekan. Hafif, çok değil ama, bir yabancılaşma hissi. Bunu tanımıyorum ama böylesi anlamlandırmalı diyor iç sesim bana...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi tek başıma farklı bir coğrafyadayım; Macaristan'da. Budapeste'de... Yaklaşık olarak bir sene... Cok istedim bunu; şu anki kariyerim icin gercekten bir sıçrama olacağına inandığım Kadın Çalışmaları(Gender Studies) okumak için... Uzun ve biraz da yorucu bir süreçten sonra... işte Budapeşte'deyim; yurt odamda, karşımda sarı ışıklarıyla önümde uzanan tren yolu...Yarım saatte bir geçen trenin kulaklarımda bıraktığı o eski gürültülü ses; sinir bozucu değil ama. Daha çok eski Türk filmlerini andıran bir sey;  belki bir "Selamsız Bandosu gibi... Belki de içinden tren geçen Mungan öyküleri gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün tanıştım şehirle; Budapeste'yle... Sevdik birbirimizi galiba. En azından gözlerimin ve ayaklarımın şehri sevdiği kesin. Yüreğimin de  bazilikalar ve kiliselerde  çağladığı... St. Stephen'da bir düğüne şahit olduğu... Matyas Kilisesi'ne yarım saat hiç durmaksızın bakakaldığı...  Jozef Atilla -Nador caddesi üzerinde okuyacağı üniversite adını ve kapısını görünce heyecanlandığı... Operett adlı küçük sevimli hediye dükkanında nedense her zaman olduğu gibi Venedik maskelerine... Sonra Macar bez bebeklerine düşkünlüğü, Beyoğlu İstiklal Caddesinin eski, ama gerçekten eski ve tadında,  Markiz'ine çok benzer bir pastahanenin limonlu çikolatalı ev yapımı dondurmasına bayıldığı ve sonra onca saat yürümekten gerçek anlamda bayıldığı için Tuna'nın, evet çamurluymuş doğru, kenarında ayakkabılarını çıkararak ayaklarını sanki ilk kez görüyormusçasına oynatıp serin sularda dinlendirdiği... Orada kitap okuduğu...Sonra aynı şekilde geri yürüyüp, arada dayanamayıp gene ara sokaklara girip çıktığı, renkli kiremit, özellikle koyu kırmızı, damlı evleri, arada grifit- gotik binaları seyre daldığı... Nihayet, geldiği yönden yurduna doğru metroya bindiği ve en son da alışveriş yaparak yurt odasının yolunu tuttuğu... İşte yüreğimin "niçin bu denli heyecanlısın daha zamanın var" demesine karşı böylesine çağladığı; ama Kale Bölgesi'ne de yakında, çok yakında dediği; yorgun bir göz kırptığı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün tanıştım şehirle; Budapeşte'yle. Biraz kasvetli...Ama sevdik birbirimizi galiba...&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-1230638511985081746?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2008/09/budapeste-gunlukleri-1.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-421950269955949357</guid><pubDate>Sun, 31 Aug 2008 15:54:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-08-31T19:00:58.539+03:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Çetin Ceviz Çeviri</category><title>Yanan Şehir</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Bir  kış sabahından süzülen güneş ışığı,  parlak örgü desenli perdeleriyle her iki pencere arasından hafif yeşil halının üzerindeki iki uzunca dörtgen üzerine düşüveriyor ve güneşin vurduğu bu sıcak açıklıkta  küçük bir oğlan çocuğu zıplıyor ve dans ediyor. Hayat hakkında daha çok az şey biliyor. Küçük olduğunu ve büyüyeceğini biliyor ama  ne doğmuş olduğunu ne de öleceğini biliyor.  Dört yaşında olduğunu ve yakında beş yaşına basacağını biliyor, ama “bir sene” demekle ne kastedildiğini bilmiyor; çocuk, hâlâ  zamanı yalnızca dün, bugün ve yarın olarak ölçüyor.&lt;br /&gt;      “Baba,” diye aniden bağırıveriyor; babası, kahvaltısını henüz bitirmiş ve günün ilk sigarasını—zamanı sigaralarla ölçen bir insan— yakmış, “baba, dün gece rüyamda öyle çok şey gördüm ki! Bütün bu odayı gördüm! Rüyâmda, sandalyeleri ve yeşil halıyı ve aynayı ve saati ve sobayı ve perdeleri ve  dolapları gördüm ben.”&lt;br /&gt;      Bunları söylemesiyle birlikte,  alev alev yanarak cazırdayan sobanın yanına doğru zıplıyor ve bir takla atıveriyor. Çocuk, sobayı ve onun önündeki açıklık alanı odanın içindeki  en önemli ve en asil şeyler olarak görüyor.&lt;br /&gt;      Babası, evet der gibi başını sallıyor ve gazetesinin bir ucundan ona doğru bir kahkaha patlatıveriyor ve çocuk da  babasına gene bir kahkahayla karşılık veriyor; öylece kontrol edilemez bir biçimde gülüp geçiyor. Kahkahanın, gülünçlüğün bir takdiri değil de  hâlâ yalnızca  neşe ifadesi sayıldığı bir yaşta. Birkaç gün önce, pencerenin tam önünde ayakta durduğunda, aya bakarak da  bir kahkaha atmıştı; ayı gülünç bulduğundan değildi bu, ama ay, yusyuvarlak parlak suratıyla çocuğu neşelendirmişti.&lt;br /&gt;   Çocuk, kahkahayı öylece patlatıverdiği sırada,  bir sandalyenin tepesine güçlükle tırmanıyor ve  duvarda asılı duran resimlerden birini işaret ediyor.&lt;br /&gt;   “— Ve rüyâmda en çok da bu resmi gördüm ben,” diyor.&lt;br /&gt;   Resim,  eski bir Hollanda tablosunun fotoğrafıydı, Yanan Bir Şehir.&lt;br /&gt;  “Peki, bu resmi nasıl gördün rüyânda?” diye soruyor babası.&lt;br /&gt;  “Bilmiyorum.”&lt;br /&gt; “Haydi, düşün!”&lt;br /&gt; “Ah evet, rüyâmda şehrin yandığını gördüm  ve bir köpekçiği de okşadım.”&lt;br /&gt; “Ama, köpekçiklerden korkarsın sen genellikle.”&lt;br /&gt; “Evet, ama resimlerde onları güzelce sevip okşayabiliyorum”.&lt;br /&gt; Çocuk, en sonunda  babasının yanına geliyor ve şöyle söylüyor, “Sevgili babacığım, bu resmi duvardan indir. Babanın, tıpkı dün yaptığı gibi,  bir kez daha  resmi göstermesini istiyorum bana.”&lt;br /&gt; Resim, odaya daha yeni asılmıştı; bir önceki gün gelmişti. Duvarları çevreleyen diğer resimlerle birlikte küçük çocuk da kendini uzun zaman önce tanımaya başlamıştı: Strindberg Amca ve Schopaur Amca (aslında Schopenhauer) ve Napolyon Amca ve  çirkin ihtiyar Goethe ve  genç haliyle büyükanne. Ama  Yanan Şehir yeni;  ayrıca öteki resimlere göre çok daha eğlenceli. Baba, çocuğu neşelendirerek duvarda asılı duran resmi aşağıya indiriyor ve şimdi her ikisi birlikte bu resmin tadını çıkarıyor. Denize doğru  kıvrılan geniş bir ırmak ağzının hemen üzerinde tek direkli yelkenli bir gemi  ve birkaç kayık, sağlam bir  kulesi bulunan kemerli köprüye doğru seyrediyor. Kıyının sol tarafındaysa yanan şehir duruyor: Sivri uçlu ve eğik duvarlı bir dizi dar ev, yüksek çatılar, kiliseler ve kuleler; kocaman insan kalabalığı şuraya buraya koşuşturuyor, alev alev yanan ateşten deniz, dumandan bulut,  duvarlara yaslanmış merdivenler, üzerlerinde bir oraya bir buraya sallanan yüklerle kaçan atlar, varillerle ve çuvallarla dolu iskeleler ve her çeşit çerçöp; ırmağın üzerinde neredeyse devrilecek gibi görünen bir kayığın içinde yığınla insan duruyorken,  köprünün öte tarafında insanlar değerli hayatları için koşuşturuyorlar ve öndeki boşlukta bir yerde  iki köpek birbirine doğru burunlarını çekerek öylece dikiliyor. Ama arka alanda, ırmak ağzının denize açıldığı uzak bir yerde, küçücük bir ay, benzi atmış bulutların pusunda oturuyor ufukta;  bütün bu perişanlığa bitkin ve üzüntülü bir edayla  kaçamak bakışlar atıyor.&lt;br /&gt;   “Baba,” diye  soruyor küçük çocuk, “şehir neden yanıyor?”&lt;br /&gt;   “Biri, ateşle ilgili dikkatsiz davranmış,” diye cevap veriyor Baba.&lt;br /&gt;    “Kim dikkatsiz davranmış peki?”&lt;br /&gt;    “Ah, insan böylesine uzun bir süreden sonra  bundan emin olamaz.”&lt;br /&gt;    “Ne kadar uzun bir süre?”&lt;br /&gt;    “Şehir yanalı yüzyıllar oldu,” diyor Baba.&lt;br /&gt;     Bu, Baba’nın da açıkça fark ettiği gibi, küçük çocuk için  biraz kafa karıştırıcıydı ama sorusuna da bir şekilde cevap vermek zorundaydı. Çocuk, bir dakikalığına sessizce oturuyor  ve düşünüyor. Zihninde, konu hakkında yeni düşünceler ve izlenimler canlanarak eskileriyle birbirine karışıyor. Serçe parmağıyla yanan şehri işaret ediyor ve şöyle diyor:&lt;br /&gt;    “Evet,  ama şehir dün  yanıyordu ve şimdi bu-gün de yanıyor.”&lt;br /&gt;     Baba,  resimler ve gerçek arasındaki farkı açıklamaya cesaret gösteriyor şimdi. “O, gerçek bir şehir değil,” diyor, “o, yalnızca bir resim. Gerçek şehir  çok çok uzun zaman önce yandı. Yok oldu gitti. Orada koşuşturan, kollarını sağa sola sallayan insanlar öldüler ve artık yaşamıyorlar. Evler yanıp kül oldu, kuleler yerle bir oldu. Köprü de yok olup gitti.”&lt;br /&gt;    “Kuleler  yanıp kül mü oldu yoksa devrildi mi?”&lt;br /&gt;    “Hem yanıp kül oldu  hem de devrildi.”&lt;br /&gt;     “Buharlı gemiler de öldü mü peki?”&lt;br /&gt;     “Gemiler de çok önce yok oldu,”diye cevap veriyor  baba. “Ama onlar buharlı gemi değil, onlar yelkenli gemiler. O zamanlarda buharlı gemi yoktu henüz.”&lt;br /&gt;     “Ama onlar buharlı gemi, bence ” diyor çocuk. “Baba, o buharlı geminin adı ne?”&lt;br /&gt;Babanın kendince bir fikri vardı; çocuğun da kendine göre bir aklı vardı işte.                                     Baba, artık açıklama yapmaktan yoruluyor ve sessizliğini koruyor. Çocuk, eski Hollanda yük gemisine parmağıyla işaret ederek kendi kendine konuşuyor: “O  buharlı geminin adı Bragë ve  şunun adı da  Hillersea ve bu da Prenses Ingeborg.”&lt;br /&gt;   “Baba,” diye haykırıyor birdenbire çocuk, “ay da yok olmuş mudur?”&lt;br /&gt;   “Yo, ay duruyor yerinde hâlâ. Orada hâlâ yerli yerinde duran tek şey o. Geçen gün, anaokulunun penceresinden  bakıp da  bir kahkaha attığın ayın aynısı işte.”&lt;br /&gt;    Küçük çocuk sakinleşerek tekrar yerine oturuyor ve düşünüyor. Sonra  nihayet bir diğer soru geliyor:&lt;br /&gt;   “Baba, bu şehir yanalı  çok çok uzun zaman mı oluyor? Biz Prenses Ingeborg’a binip gittiğimiz zamandan bu yana mı?”&lt;br /&gt;   “Ondan da çok çok önce,” diye cevap veriyor baba. “O şehir yandığında ne sen vardın; ne ben vardım; ne annen ne de büyükannen.”&lt;br /&gt;   Çocuğun suratı birdenbire ciddileşiyor. Besbelli tedirgin görünüyor. Sessizce oturarak uzunca bir süre düşünüyor. Ama onun için işler yolunda gitmiyor gibi.&lt;br /&gt;   “Söylesene baba,” diye en sonunda soruyor, “şehir yandığında neredeydim ben? Annemle Grenna’da mıydım o vakit?”&lt;br /&gt;  “Hayır, ahbap,” diye cevap veriyor baba, “şehir yandığında sen daha ortada yoktun.”&lt;br /&gt;   Çocuk,  kendine özgü tutumuyla alt dudağını gene biraz öne  doğru çıkararak  var gücüyle şöyle diyor şimdi: Yo,  böyle bir şeyi kabul edemem. Sonra vurgulamak istediğini yineliyor babasına:&lt;br /&gt;   “Evet, ama o zaman  neredeydim ki ben?”&lt;br /&gt;    Babası cevap veriyor, “Sen daha dünyaya gelmemiştin.”&lt;br /&gt;Çocuk, babasına yuvarlak gözleriyle bakıyor  şimdi. Ansızın o küçük suratı aydınlanıyor, &lt;br /&gt;babasının yanı başından ayrılıveriyor ve yeşil halının üzerine vuran güneş lekelerinin arasında hoplayıp zıplayarak dans etmeye başlıyor;  gene var gücüyle haykırarak şunları söylüyor:&lt;br /&gt;   “Ah,  evet, Ben  de aynını yaptım. Ben  bir yerdeydim,  ben bir yerdeyim!”&lt;br /&gt;   Çocuk, babasının yalnızca şaka yapıyor olduğunu düşünüyordu. Böylesi bir fikir çok gülünçtü hiç şüphesiz! Hizmetçi  kadınlar da onunla gırgırına  böyle anlamsız konuşurlardı zaman zaman; ve çocuk da babasının aynı şeyi yaptığını düşünüyordu şimdi.&lt;br /&gt;   Bu yüzden  gene hoplayıp zıplamaya başlıyor ve güneş ışıklarının altında dans ediyor.&lt;br /&gt;--------------------------------------------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;* Öykünün özgün adı: The Burning City&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HJALMAR SÖDERBERG (1869-1941)&lt;br /&gt;İsveçli romancı, öykücü, şair, oyun yazarı ve gazeteci. 1869’da Stockholm’de doğar. Lirik kalemiyle tanınır. Ancak yapıtlarına çoğunlukla melankolik bir atmosfer hakimdir. 1880’lerin gerçekçi akımına bağlı kalır. Anectodes (1898) adlı yirmi öyküsünün bulunduğu derlemsiyle büyük çıkışını gerçekleştirir. Ardından, otobiyografik romanı Martin Birck’s Early Days  ile dünyada kendine bir yer edinmeye çalışan sancılı genç bir adamın hikayesini anlatır. Bu eserin ilk kısmında, Martin’in sessiz, sakin çocukluğuna, ağırbaşlı çekiciliğine yer verirken, bir sonraki kısımdaysa genç adamın yaşam acılarına, deneyimlerinden damıttığı yaşam derslerine odaklanır. Bir sonraki romanı Doctor Glas ile öldürmenin bir anatomisini çıkararak ahlaki konulara değinir. Ardından Gertrud adlı oyunundaysa, aşk temasını ele alarak aşka kaderci bir biçimde yaklaşır. I. Dünya Savaşı’nı  anlattığı ve 1922 yılında yayımlanan The Hour of Fate adlı dramı ayrıca önemlidir. Son yıllarındaysa Söderberg, Kopenhag’a taşınarak.daha çok gazeteciliğe ve tanrıbilimsel çalışmalara yönelir. Nazizim karşıtı etkin çalışmalarıyla göze çarpar. 1941’de Danimarka’da hayatını kaybeder.  Margaret Atwood’un önsözü ile  yeni İngilizce çevirisi yayımlanan Doctor Glas, Anglo-Saxon yazın dünyasında Söderberg’i daha da ayrıcalıklı bir konuma yükseltir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-421950269955949357?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2008/08/yanan-ehir.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-3641929446630785701</guid><pubDate>Sun, 31 Aug 2008 15:50:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-08-31T18:53:38.021+03:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Çetin Ceviz Çeviri</category><title>NICIN YAZARIZ?</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;b style=""&gt;JOHN UPDIKE&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Konu başlığım, bu Sanat Festivalinde özlü ifade üzerine kayıt tutma imkanı sunuyor; bana sorulduğunda ise, uygun bir değerlendirme yaparak sırasıyla “ Neden olmasın?” demeli ve işe koyulmalıyım.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Ama bunun yerine, dakikalar harcamadan, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kendi kendine&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;esrarengiz bir şekilde yirmi yıla yakın zamanını&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;“yazı” denilen oldukça bencil ve keyfi bir eylemle geçirerek ekmeğini kazanmış bir adamın içindeki &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;sorunun keşfine&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;çıkmayı umuyorum. Yazının, etrafımızı çepeçevre saran toplum üzerinde nasıl bir fayda sağladığına ve eğer şanslıysa da yazara arka çıkmasına dair oldukça farklı bir soruyu gözden geçirmek &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;niyetinde &lt;i style=""&gt;değilim. &lt;/i&gt;Eskiler, şiir ile yazının amacının eğlendirmek ve öğretmek olduğunu söylüyorlardı; Aristotle, ne kadar korkunç ve hazin olursa olsun, hâlâ büyüleyici bir kavram niteliğindeki dramatik bir devinimin duygularımızdaki marazi, kişisel, öznel katışıklıkları ruhsal arınma yoluyla en nihayetinde silip süpürdüğünü öne sürmüştür. Duygudaşlığın, kurmaca ötekilerin yaşamıyla özdeşleşerek artması, çoğu kez anlatının hedefi olarak ortaya konulur; D.H Lawrence, kendine özgün coşkunluğuyla, şöyle yazmıştır, “Ve burada, esaslı bir şekilde ele alınarak, romanın engin önemi yatmaktadır. Roman, duygudaş bilincimizin&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;akışını bilgilendirerek yepyeni alanlara yol açar ve duygudaşlığımızı&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;tamamen ölmüş bitmiş nesnelerden &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ayırmamızı sağlar.” &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Kafka &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ise kitabın, içimizde buz kesilen denizi kırmak için bir balta olduğunu söylemiştir. Burada, insan yüreğinin ta en derinlerinde buz kesilen&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;denizi kastetmiş olmalıdır; oysa, Kafka’nın kendi sanatının baltası (bu,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Max Brod’un&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ölüm sonrası başkaldırışı olmasaydı eğer,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Kafka da onu yanına, mezarına alacaktı) diğerleri&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;için örneksel bir amaca hizmet etmiştir. Acı dolu &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ve azizlere yaraşan bu çilenin belirtisi ise çağdaştır, eski zamanların yüce ve ahenkli ozanlarına ve&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;saray şairlerine oldukça uzaktır. Flaubert’in Louise Colet’e yazdığı mektuplardan birine kulak verelim:&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style=""&gt;        &lt;/span&gt;&lt;a style="" href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;Ben, işimi , tıpkı bir çilecinin göbeğine kadar uzanan saçlarının kaşıntısını sevdiği gibi, çılgınlık ve sapkınlık derecesinde bir aşkla seviyorum. Bazen,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kendimi bomboş hissettiğimde, sözcükler ağzımdan dökülmeyince, sayfalar dolusu karaladıktan sonra aslında tek bir cümle bile yazmadığımı anlayıverince kanepeme öylece yığılıveriyorum ve oracıkta şaşkınla uzanıyorum, çaresizlik batağında kendimden nefret ediyorum ve kendimi, beni böylesi&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir umuttan sonra&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kalp çarpıntıları içinde bırakan bu çılgın kibir için suçluyorum. On beş dakika sonra ise, her şey değişiyor; kalbim neşeyle&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;çarpıyor. Geçen Çarşamba, yattığım yerden doğrulmak zorunda kalarak mendilimi gidip aldım; gözyaşları sicim gibi akıp gidiyordu&lt;/span&gt; suratımdan. Kendi yazdığımdan duygulanmıştım; tasavvur ettiğim his, onu betimleyen deyiş ve o deyişi bulmuş olmanın verdiği doygunluk— hepsi birden, en büyük hazzı tecrübe etmeme neden oluyor.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Öyleyse, yazarın uğraşı buysa, insan onun neden daha keyifli bir iş bulmadığını merak edebilir; ve ayrıca insan, yazarın, salt kendine ait&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ürünü için, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;gene kendisini neden satışa çıkardığını da elbette sorgulayabilir.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Çoğu insan, mantıklı biçimde, yazmanın bir propaganda olduğunu kabul eder. Elbette, ortada kötü ve eski moda &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bir propaganda bulunduğunu da itiraf ederler; bu, tıpkı sosyalist gerçeklik ve traktörle tanışma romanlarını ve Hıristiyan melodramlarını andıran ve Horatio Alger ya da Samuel Smiles kapitalist başarı öykülerine benzeyen eserler niteliğindedir. Ancak &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;tıpkı herhangi bir &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kristal parçasının dikkatlice bir mukavvaya&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ya da yongaya işlenmesi gibi birtakım iletilerin tasarlanarak hikayenin içine yedirilmesi de su götürmez bir gerçektir. Ülkemde gün geçmiyor ki bir öğrenciden ya da bir öğretmenden öylesi kitaplarda ne demek istediğimi sorgulayan, benim incelikli bir biçimde en ufak parçasına kadar kurguladığım birtakım cümlelerinin daha çok ayrıntısına inmemi arzu eden mektuplar &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ya da çoğunlukla tanrıbilimsel veya cinsel konulara dair memnuniyet verici bir biçimde bilirkişi konumuna yakıştırılarak bir konuşma yapmamı rica eden davetler almayayım. Bir kahraman olarak yazar,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Hemingway ya da Saint-Exupéry ya da D’Annunzio gibi&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Camus’nun muhtemelen&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;son örnek teşkil ettiği bir gelenek nedeniyle, Amerika’da&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yazar tarafınca bir eğitimci olarak addedilmektedir. Çoğu yazar eğitir, pek çoğu yazmayı öğretir; yazmak, kitabın ölüm haberinin kulağa çalınmasına&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ve yazılan sözcüğün &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;matem çanının monoton bir biçimde çınlamasına &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;karşın, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;akademilerde hâlâ büyük bir ısrarla öğretilir; herhangi bir yazar, öyle varsayılıyor ki,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ders verebilir ve zihindeki o daha saf akademik bilgiler, “yazıların” ta kendisi, bir elekten geçip de yeteri derecede kaliteli bulunursa eğer, eğitsel düşünmenin&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;nesneleri olarak&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;çalışma&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;alanında öncelikli yerlerinde konumlanır.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;İnsan,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;nazikçe ancak sebatla sorgulayan,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;eğitiminin mesafeli ama işler durumdaki öğesi niteliğindeki durumunu doğal karşılayıp bunu kabul eden bir mektup-yazarına, onun salt&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;görevinin &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;gerçekte bilgi edinmek &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ve kendisine ait &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;dönem ödevini ya da doktora tezini ya da eleştirel &lt;i style=""&gt;yapıtını &lt;/i&gt;açıklamaya yarayan bir denemeyi aydınlatmak olduğunu söyleyemeye nasıl cüret edebilir— ayrıca insan, çarçabuk anlatılabilen bir iletinin eksikliğinin, aslında çoğu kez,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;iletinin ta kendisini olduğunu itiraf etme cesaretini pekâlâ nasıl gösterebilir; çünkü ağzı sıkılık da&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir yazar için &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;en az anlatım kadar &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;önemli bir araçtır; öyle ki, bir anket sırasında aceleyle doldurulan çoktan seçmeli bir &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;madde, yalnızca yersiz sayılmayıp yazarın &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;gerçek eylemine de &lt;i style=""&gt;uygunsuz &lt;/i&gt;düşer; çünkü bu eylem, oldukça ilginç bir biçimde özel ve seçicidir, son derece yüce bir beyannameden ziyade aslında bir şeytan çıkarma ve masal uydurma meselesidir; öyle ki yazar, en iyi biçimde, yaşamın kendisi kadar belirsiz ve kesif bir durum ortaya koyar; burada açık sözlü olmak gerekirse,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yazının&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;toplumsal yararı, yazar için öncelikli olarak her nasılsa&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;birkaç iş imkanı—Avusturalya’da birkaç devlet bursu— bir yazar olarak yaşamını idame ettirmek &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;için birkaç iş imkanı ortaya koyması nedeniyle önemlidir.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Basında çalışan gazeteciler ve senaryo yazarlarını saymazsak eğer, iki yüz milyon nüfuslu varlıklı bir ülkede, ancak yüz Amerikalı erkek ve kadın yaşamını yazarak kazanabiliyor. Öyleyse, Nobel Ödülü’nün&lt;a style="" href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; zafer hatırası söz konusu değilse bile, ülkenin&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;böylesine ufak &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;seçkin temsilcilerden oluşan &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bir zümre tarafınca sahiplenilmesini, en azından tinsel aristokrasinin iyi kalpli merasimlerini sorgulamaz mısınız? Gerçekte, yazarın görevi&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;tıpkı vicdanın ve tanrı elçisinin sesi olarak insanlık&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;adına&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;konuşmak,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kendilerini konuşarak temsil edemeyen milyarlarca insana hizmet sunmak değil midir? Bu anlayış ilgi çekicidir ve çoğu Rus olan birtakım yazarlar, yeteneklerinden &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bütünüyle ödün vermeksizin öylesine yüce bir görkeme talip olmuşlardır. Ancak genel olarak,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Sartre ya da Faulkner gibi bir yazar fevkalade&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;meşhur&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir insana dönüşüverince, onların sahip olduğu ve etraflarına gösterecekleri özgül bilirkişinin yerini de iyi niyetli bir boşboğazlık doldurmaktadır.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Yabancı bir ülkede, kürsüye çıkarak konuşmaya cesaret ettiğim en son yer, dinleyicileri arasında iri cüsseli beyaz bir adamın&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;coşkun sorusu karşısında, insan soyunun genel ıslahının ve öldüresiye kusurlu&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kendi ulusum içindeki toplumsal koşulların bile düzetilmesinin bir yazar olarak&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;benim esas dürtüm &lt;i style=""&gt;olmadığını &lt;/i&gt;itiraf etmek zorunda kaldığım Kenya’ydı. Elbette, bir yurttaş olarak insan oy verir, oturumlara katılır, özgürlükçü dindarlığa taraf olur, vergi öder ya da vergi kaçırır ve kendi Başkanı’ndan bile daha cömertçe —o hale gelir ki —yardım derneklerine katkıda bulunur. Ama bir yazar olarak kendi adıma, sanatsal amacımı insani endişem içindeki bütün alanlara yayma girişimi ve bu uygulamanın doğruluğu için&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;amacın asaletine ikame etme, sahip olduğum herhangi toplumsal faydanın da zarara uğramasına zemin hazırlayacaktır, hiç şüphesiz. Bu, Sovyet işçi kamplarını gören Solzhenitsyn’in başına gelmiştir; ırkçı polis devletinin gerilimlerini, çelişkilerini ve zorbalıklarından büyük zarar gören Bayan&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Gordimer ve Bay Mtshali&lt;a style="" href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;†&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; için de bu durum geçerlidir; toplumsal protesto ve bir reform umudu ise onların tanıklık ettiklerinin en derininde saklıdır. Solzhenitsyn’in Sovyet devletine dair ortaya koyduğu açık &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ve yürekli meydan okuması muhteşemdir; ancak,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;The First Circle&lt;/i&gt; gibi bir roman, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kör ışık altında&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;şartlandırılmış ve —kabul edelim ki— şovence bir havaya büründürülmüş bir kınamanın ötesine geçerek bizim için &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;daha çok teminat sağlar; bize bilinmedik bir dünyanın kapılarını açar; ve insanın belli bir çeşit&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;siyasal düzen altında nasıl yaşadığına dair karmaşık ve yalnızca dolaylı olarak ortaya çıkıveren bir kınamanın tasvirini sunar. &lt;i style=""&gt;The First Circle&lt;/i&gt;’ın klostrofobik ve kalabalık kurşuni dünyasını düşündüğümde, Henry Miller’ın&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yüz kızartıcı Paris romanlarındaki dokuyu anımsarım. Burada da, Miller’ın tarif ettiği üzere, insan koşullarının herhangi siyasal bir umut dermanından bertaraf olmasına karşın, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;gerçeği ve&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;gerçeğin —eski ve nahoş ancak hâlâ hayati bir gerçek—açığa vurulması için yadsınamaz bir arzuyu elimizde tutarız. Ve Miller ise, kendi yolunda, şehit düşer: Tıpkı Solzhenitsyn’da olduğu gibi, onun yapıtları da&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kendi ana yurdunda yayımlanamamıştır.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;Nerede duruyorsak orada yazmalıyız; her nerede duruyorsak da yaşam tam oradadır; ve &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;her ne kadar dar olursa olsun, yaşamın taklidi, bildiğimiz üzere, bizim tek alanımızdır. Kenya’da, simgesel olarak Üçüncü Dünya diye adlandırılan, sayıca çok&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;geniş &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;halkların konumlandığı köşede, Amerika’ya özgü o sahne üzerinde oturuyorken, benim tüyler ürpertici itham edicimin&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ağzından dökülen ve&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yazar mesleğiyle&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kendi deneyimim arasında&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;uzaktan yakından ilgisi bulunmayan o ifadeleri duyamadığımdan ötürü kendimi suçlu ve afallamış hissediyorum; benim&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;endişelerimin—hayatta kalabilmek, gelişme göstermek, kendi küçük evrenimi gene kendime ve diğerlerine eğlenceli kılabilmek, başarısızlığa uğramak, başarısızlığa uğrayacaksam da eğer, ne sanatsal korkaklık ne de tembellik aracılığıyla bunu tecrübe etmek, denemelerimdeki bütün dizgi yanlışlarını yakalamak, kitaplarımı içerikleriyle birlikte hem çarpıcı &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;hem de adil bir biçimde yayımlamak, sözcükleri, boşlukları ve kurgulanmış gerçeklikleri daha önce tam anlamıyla gerçekleştirilemeyen bir örüntü içinde düzenleyebilmek, yayımladığım herhangi bir cümleyi savunabilmek—onunkine kıyasla öylesine bayağı olmasından dolayı kendimi mahcup hissediyorum. Ama bir kez&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;sahnenin dışına çıkmayayım (bir yazarın nadiren yapacağı bir şeydir bu) o zaman da daha az mazeret&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;belirtmeye çalışırım ve benim, iyi niyetiyle sorgulayan, adamıma ve aynı dinleyici grubun içinde, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Amerika’nın hem gerçek hem de sözde günahlarının kefaretini ödemesi için bana bel bağlayan sessiz suratlara; mektuplarıyla bana yalvararak yedinci sınıfa geçmelerini sağlamamı isteyen &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;hazin öğrencilere bile inanırım—öyle ki bu insanların hiçbiri benim&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;uğraşımdan zerre kadar bir şey kavradıkları yoktur.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Öyleyse neden yazarız: Hemen ardından da soralım; niçin bu denli bir bağlılık? Çünkü başımıza gelen kişisel kazaların sayısı, bizi, daha önce var olan&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bağlayıcı bir zanaata doğru sürükler; en önemlisi yaşamda böylesine bağlayıcı bir silah &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;mevcut ve biz de ona bayılıyoruz.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Bir kurşunkalemi düşünün. Ne kadar sessiz,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;hünerli, narin, küçük ama mucizeler yaratan biri! Onun&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir dokunuşuyla, dünyalar vücut buluyor; tehlikesiz bir kaplan, ağır olmayan buharlı bir silindir, hiç masrafı bulunmayan bir saray. Bütün çocuklar, kurşunkalemlerin ve tebeşirlerin büyüsüyle hayat dolu; hiçlikten&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir şey yaratıyorlar adeta; birkaçı da&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bu büyünün etkisinden asla kopmayarak sanatçı olmayı deniyor. Ben de&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir zamanlar&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kabarık ve coşkun heyecanımın üzerine bir şapka gibi oturuvermiş o vitray avizenin altında, yemek masası sofrasına resimler çizen heyecanlı bir çocuktum. Şimdiyse&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bize hem zamansal hem de uzamsal olarak öylesine&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;uzak kalan o çocuğu ne heyecanlandırıyor? O, kendisine düşünülemez gelen bu kürsünün başından ayrılıp, iki felsefi duyumsama arasında var olarak boy göstermekte &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;artık. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Birincisi, taklit&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir yer değişim olmaksızın hak iddia eder; benim resmettiğim kedi, yiyecek bulmak için dalaşmak&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;zorunda kalmadı ya da&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;arka verandaya geliveren gerçek kediye gönlünü kaptırmadı. Ben resim yaptığım zamanlarda dünyada var olan sınırlı sayıdaki mal mülkü yeniden&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;düzenlemekten ziyade aslında dünyaya bir şeyler&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;katıyordum.&lt;/i&gt; &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Büyük Buhran sırasında, orta sınıf yoksulluk kıyısında yaşam mücadelesi veren bir aileydik; babamın,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;rekabet derdi içine saklanmış patırtı dolu o zor durumundan kendimi alıkoymaya hevesliydim; kurşunkalem ve kağıt, diğer oyuncakların aksine ucuzdular.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Ve, İkincisi,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kurşunkalemle çizilmiş bir sayfada&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;var olan &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;dünya çeşitli bağlantılara olanak tanır. Bunun eski bir örneğini, ben&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ne zaman bir düz yazı ya da şiir derlemesini bir araya getirdiğimde ya da&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;birbirinden farklı durumlarla &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;izlenimleri tek bir öykü şekline bürümeye çalıştığımda, keyifle şöyle dile getirebilirim: Kağıdın bir yüzüne nesneler çeşidi çizerdim—çiçekler, hayvanlar, yıldızlar, tost makinesi, sandalyeler, çizgi roman karakterleri, hayaletler, burunlar— ve onları çizgilerle, iki çizgiyi içeren bir &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;yol ile&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;birleştirirdim; böylece &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;hepsi birden tek bir imkansız ağacın dalındaki meyveye dönüşürdü. Bu yaratıcı eylemin bana öylesine güçlü bir biçimde keyif verdiği yaş aralığını &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;tam olarak anımsayamıyorum; derlemeler yapma isteği, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;parçaları bir araya toplama, insan zihninin oyunbaz ve sanatsal yönünü işaret eden derin şiddetli bir arzudur, hiç şüphesiz. Ne kadar derin olursa, bir hikayeyi başından sonuna değin dinlemek ya da farklı şeylerden ortak benzerlikler çıkarmanın naçiz esrikliği &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;de şiddetli bir arzu oluşturabilir. Proust, hiç şüphesiz, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;estetik cennet kuramının temel taşını benzetme yapmıştır ve Plato, onu doğru kavrıyorsam eğer, hangi &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;benzer nesneler dizisinin&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ortak bir özelliği bulunuyorsa onların da &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kendi içlerinde ayrı bir mevcudiyeti &lt;i style=""&gt;olması gerektiğini &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;duyumsamıştır; tıpkı &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bizi dünyaya getiren idea gibi, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;dünyayı algılayışımız içindeki adcılığın kabusundan ayrı tutulmasını hissetmiştir. Gene de, bir kurşunkalem ve bir&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kağıttan &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;insan ortaya çıkarmak, bir mağaranın&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;duvarına kanla&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bizon resmetmek kadar büyülü bir eylemdir; nahif, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;gölgede bırakılmış ve el yordamıyla yazgınsın peşine düşmüş bir çocuk bu noktada bir şey ele geçiriverir ve dahası göklere yükselmiş övgüyü derinden yaralar. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Sanatsal hareketi, içte uyanan benlik ile ona karşı uyanan madde dünyası arasındaki var oluşum&lt;b style=""&gt; &lt;/b&gt;diye tanımladım; ama hiç şüphe yok ki, insanın ailesini memnun etme isteği erken yaşlarda ortaya çıkar ve böylesi bir durum da&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;sanatçının hayatı boyunca &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;içinde taşıyacağı bir şeydir aslında; &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bu, onun davranışının ne kadar nahoş görünmesine ve işin ne kadar tatmin edici algılanmasına karşın&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;dünyayı memnun etme arzusu olarak baki kalır. Biz, sözgelimi, Henry James’in&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;çok para kazanmayı umduğunu keşfettiğimizde ve James Joyce’un da kendi hakkında çıkan bütün incelemeleri okuduğunu öğrendiğimizde şaşıp kalırız. Sanatçının kişiliğinin anlaşılmasının zor bir karşıt değerliliği vardır: O, bir mağara adamıdır; ancak mağarasında da düzenli biçimde yaşamını sürdürmeyi umut eder. Mahremiyet gereksinimi ve tanınma gereksinimi: Bir çocuğun&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;hassasiyeti her iki gereksinimde de kendini gösterir ve dile getirebilirim ki&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;biraz önce anlattığım o yalvarış dolu mektuplara&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;karşı gösterdiğim tepkideki &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;hareketli muğlaklığı rahatça hissedebiliyorum—insan, mektup almaya can atar ve onları cevaplamakta gönülsüz davranır. Ya da (en iyi bildiğim yazınsal sahneye bir miktar gönderme yaparak)&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;her deyimiyle bizim sevgimize ve yakınlığımıza çanak tutan&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;büyük isteği&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;eşliğinde, Saul Bellow’un&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir solukta okunan hararetli kurgusu ve Bellow’un şahsi, hafif mağrur ve farklı derecede huysuz&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kişisel alanı arasındaki çarpıcı tezatlığı düşünün. Ayrıca,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;J. D. Salinger,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir kitaptan zevk alan okurların o kitabın yazarına telefon ederek yazara ulaşmalarını öneren bir başyapıt, &lt;i style=""&gt;The Catcher In The Rye,&lt;/i&gt; kaleme almıştır; sonra da ömrünün geri kalan yirmi yılını telefondan uzak durarak geçirmiştir. Bir yazar, şunu söyleyebilirim, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;hiç şüphesiz&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;doğal yaradılışının getirdiği kusurlardan dolayı, dünyayla tek bir kademede iletişime geçmesini sağlayan, bir kulaktan ziyade bir ağız kadar derin görünen mağara şeklinde bir uzuv yaratmıştır. Kısmen, belki de, yazarın kendi bilinçaltı gene yazarla&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;rüyalar aracılığıyla iletişime geçer. Çünkü geri iletim imkanları, cevaplanması gerekmeyen mektuplara, telefon defterine alınmayan adlara, hücum eden yıllık kitap incelemelerine ve hediye edilmemiş ödüllere&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;indirgenildiğinden, böylesi bir iletişim, en güvenilir olanı hariç,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;herhangi&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kişisel bir değişimden daha dürüst sayılabilir;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;buna karşın, çarpıtmaya dair fevkalade imkanlar da kontrolsüzce &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;boy gösterir. Burada, yazarlığın oldukça&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;gizli ve menfur bir iki hoşnutluğunu dile getirirken, öylesine inatçı, karşı koyan ve aşağılayıcı dünyanın da düzeltilen,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;iyi ayarlanan, hatta kulağı hafif çekilen ve arındırılan bir taklidin rolüne soyunmasını itiraf etmiş bulunuyorum. Gerçeklikte yenilgiye uğrayan imgelemler bütünüyle &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;şımartılabilir; durumun engellenmesiyle yön değiştiren eğilimler de &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bir sona ulaştırılabilir. Benim durumumda ise, çoğu kez&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;beni şaşırtmayı beceremeyerek, kurgusal karakterlerimin özgün bir biçimde hayatımda peşi sıra boy göstermesine karşın, kendi&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kurgularımın kahince bir özelliği bulunduğunu fark ettim. Biz, aslında, hem gizli bir var oluş durumundan yola çıkıp hem de bellek üzerinden yazarız eserlerimizi ve yıllar sonra o ağır kanlı yaşamlarımız,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;tüyler ürpertici bir sadakatle,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;gerçeklikte kendini dışa vurur; örüntüler ise bizim tasavvurlarımızda yansır.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;    &lt;/span&gt;Ne var ki, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;vitray avizenin altında kalemini oynatan&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;tutku dolu o çocuktan fazlasıyla, çok hızlı bir biçimde, uzağa düştük. İnsanın, çoğu kez, gerçekliğe başvurmanın rahatsız edici gereksinimi olmaksızın, bir kalemle hem yazıp hem&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;de çizebileceğini ergenlik çağımda keşfetmiştim. Bunun yanı sıra, yazılı sayfaların altındaki mağara, bir çizim defterinin altında bulunandan çok daha fazla çeşitlikteki &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;alana ev sahipliği yapar. Benim yazarlığım, kendi düşünceme göre, yalnızca görsel belirginliğin el yordamıyla resimsel&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;şekle bürünmesiyle ilgilenmekle kalmıyor; kitapların nesneler olarak uzamda, tıpkı bir kanaviçenin üstündeki şekiller gibi, kendi içlerindeki olayların ve insanların bir araya gelip nasıl tasarlandığıyla&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;da uğraşıyor. Ben bu yöntemi önermiyorum; bu, belki de, ilkel anlatı dürtüsünün bir sapkınlığıdır. Hikaye anlatıcılığı, bütün tasvir gücü nedeniyle, müzikle birlikte zamanın da ortamını paylaşır ve belki de sözü geçen bu &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;anlatıcılığın dehasının, onun en merkezi dönüşümünün zamanla, ritimle ve yankıyla yakından ilgisi vardır; bu da, tıpkı bir harmonide olduğu gibi yönlendirilip donatılarak, tablo üzerindeki herhangi bir resim gibi&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;donakalmaksızın, zaman hissine gönderme yapar.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;Ancak,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;insan kazanmış olduğundan daha fazlasın veremez ve biz de yazılarımızda, deneyimlediğimiz estetik duyumları diğerleri&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;adına yaratırız. Benim durumumda, bunlardan bazılarını şöyle sıralayabilirim: Dürer ya da Vermeer’in çizgesel kesinliği, Henry Green’in &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;düşüncesiz-ve-isteksiz atmosferi eşliğinde sözlü ve ruhsal inceliği, Proust’un eğretilemeleri, Kafka’nın ve Joyce’un esrarengiz somutluğu, çözülmüş bir matematik probleminin bileşenlerine dağılıvermesi, özenle dokunmuş gizemli bir hikayenin çözülmesi, bilim kurgunun dünyayı hor gören etki alanı, gerçekten nükteci bir&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;sayfa yazının insanı gözyaşlarına boğan etkisi. Yazmak, gerçek anlamda, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;pek de önemi bulunmayan şeyler ortaya koymamıza olanak sağlar: bizi güldürür, bizi ağlatır; ve eğer&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;pornografikse ve biz de oldukça gençsek orgazma ulaşmamıza neden olur. Bunun yanı sıra, elbette, uykuya dalmamızı da sağlar; ve bu uyutucu etki, yazarın&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;toplumsal &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;amacının sıkça &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;öne atılan tartışması esnasında &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bile daima göz ardı edilir; bunun, yazının en yaygın ve kullanışlı etkisi olduğunu sanıyorum— kitap, bir uyku öncesi içkisinden ziyade az sıklıkta karşımıza çıkan yalazlı bir kılıç ya da bir ışık huzmesidir. Yararı ne olursa olsun,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;toplumun birtakım bireyleri bizim ürünümüzü satın almak isteyerek &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;faydalı bulsun; ama, bana göre,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;söz konusu diğer insanların refahı, onlarla iletişim, onları asilleştirme ya da radikalleştirme ya da&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;dehşete düşürme ya da onları uyuşturma insanın yazma eylemindeki birincil nedendir.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Hayır, her hevesli yazarın size söyleyeceği gibi, bir yazarın istediği esas şey &lt;i style=""&gt;eserinin &lt;/i&gt;basılmasıdır. İnsanın, belirsizce ve gelişigüzel sürdürdüğü yaşamın içindeki&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;değişen izleri yazılı hale —metale&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ya da ofset baskı makinesinin icadıyla oldukça gizemli&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;biçimde elektriklendirilen bir kauçuğa —dönüştürmek; dilin çift kat büyüsünü, kendi izlenimlerimizin mekanik çoğalımını ve oyunbaz yapıları bir başka varlık alanı içinden geçirerek &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;katmerli ve uzaklara yayılan bir varoluşa; bizim işgal ettiğimizden çok daha geniş bir alana, kuramsal olarak sonsuz bir alana taşımak: &lt;i style=""&gt;bu,&lt;/i&gt; aslında, bizi masalarımız başında tutan bir alarmın melodisidir, bizim kasvetli uyarlamalarımız, bizim uykusuzluk telaşımız, sözlüklerimiz,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ansiklopedilerimiz ise&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yapayalnız ve fuzuli &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;olan emeğimizdir. “Bir yığın kitap yazmanın sonu yoktur; ve böylesine yoğun bir çalışma bedenin bitkin düşmesi demektir.” İnsan, mütevazı bir biçimde iyi donatılmış &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bir kitapevine girdiğinde bile hissedilen bir bitkinliktir bu. Ama böylesi bir durum &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ancak ticaret ile sanayi dünyasını içerir; ve yazarın benliğini heyecanlandırarak onun sınırlılığı üzerinde bir zafer yanılsaması bırakan imalat ve dağıtım mekanizmasına dair &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;farklı fani hayallerin uyanmasını kapsar.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;     &lt;/span&gt;Bir çocuk olarak kendi özdeğim ve iletim haline gelmenin nasıl olduğunu bulmak&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;için yaşamama karşın, yazma isteğim&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;o özdek ve iletim sayesinde başlamadı; gerçekte bu istek, sözü geçen özdek ve iletimden kaçarak&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;baştan sonra daha iyi bir dünyaya sığınma arzusuydu. Ben on üç yaşındayken, evimize &lt;i style=""&gt;The New Yorker&lt;/i&gt; adlı bir dergi alıyorduk &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ve ben bu dergiyi öyle çok seviyordum ki bütün dileğimi ve çabamı ortaya koyarak dergi sayfalarınca bütünüyle ele geçirilebilmek &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;için&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kendimi yeteri kadar küçük, mürekkebi andıran&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ve dikkatli biri olmaya zorluyordum. O noktada, varlığın şekli değişmiş&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;biçimini düşlerdim ve “yazarın yaşamı” denilenin bende vücut bulacağını düşünürdüm. Benim düşlemim, bu düzlemdeki baskıcı konumum ve &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;yeryüzünün yarısını dolaşarak dünyaya tanıklık etmemi sağlayan birinci sınıf uçak biletleri&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kadar bütünüyle gerçeklikten uzak değildi. Ama sizden hepten riyakâr bir biçimde istemeyeceğim tek şey, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bir yazarın yaşamına dair haksız, şüpheli ve hatta korkak bir durumu kabul etmenizdir.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Sanatçılar arasında, bir yazarın araç gereci—hepimizin az çok kullandığı dil gözden en az&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ırak olandır; dilbilgisi ve yazım kurallarına biraz dikkat ederek acemi insanların olağan maceralarını dile getirebiliriz. Bir ressam nasıl resim yapıldığını öğrenmelidir; onun atölyesi simya ile ilgili maddeleri ve fiziksel kuvveti anımsatan bir yerdir. Müzisyenin uzmanlaşmış ilminin iksiri ve kişisel becerikliliği ise çok daha göz korkutucudur &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ve hiç tecrübesiz olana daha az uygundur; ve bu nedenle de yazarın hünerinden, her nasılsa,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;daha az &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;derecede bozulmaya yüz tutar. Bazı ressamların ve müzisyenlerin yaşamlarının en güzel döneminde kötülemeye başlamalarına karşın, çok daha azı ve birkaçı esaslı bir biçimde yazarlığı seçerler. İşimizin sırrı, haince bir incelikten geçer; bizim sanatımız, kulağa gelen harflerin dünyasını belirleyen öylesine akıllanmaz edayla işleyen bir amatördür ve “profesyonel yazar” deyişinin ta kendisinin de pis bir anlamı vardır. Hilaire Belloc, yazarlıktaki güçlüğü anlatırken onun hiçbir zaman bir meslek olarak görülmediğini ama bir hobi anlamına geldiğini söylemiştir. Yazarlık, benim de tarif ettiğim gibi, azim dolu bir oyun temsilidir.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Dolayısıyla, şimdiye değin dili iyi kullanmanın verdiği keyiften, dilin anahtarını elinde tutarak &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kullanımın muhafızı sayılan ve doğruluğun yürütücüsü addedilen yazardan hiç bahsetmedim. Bu, ne kadar sıklıkla öne sürülürse sürülsün&lt;a style="" href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; çok &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;gerçek bir kanı gibi görünmez &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bana. Dil, sokakta ve sözlü basında yayılıp gelişir ve iyi yazılmış kitaplar dilin yönünü bulmasına dair son duraklardır. Yazar, çoğunlukla sakıngan bir biçimde, konuşma dilini&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;takip eder. Kendimin, kitap eleştirilerinde sözcükler üzerine imleyici olarak tanımlandığını görüyorum. Bu doğrudur; çok dilli esnekliği ve güzel bir şans eseri, iki imparatorluğun bir sonucu olarak, dünya çapındaki değeri ile İngilizcenin içine doğmuş olmaktan dolayı minnettarım. Ne var ki, İngilizcenin&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;kendiliğinden &lt;/i&gt;gelen özelliği, esnek dilbilgisi ve verimli anlamdaş sözcükleri nedeniyle noktalamalarla uğraşmadığımın farkındayım; ancak, bazı deyiş ve paragraflar alanına sağladığı potansiyel ve bu potansiyelin &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;gerçeğe dönüşerek taklitten de bir başka gerçeklik meydana çıkarması sebebiyle &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bu dille ilgilendiğimin bilincindeyim; böylesi bir gerçeklik ise, sonsuz bir biçimde, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;az ama derinlemesine ele geçirilmiştir; ve derinlemesine insanidir.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Pascal şöyle der, “Doğal&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir söylem bir ihtirası ya da bir etkiyi tasvir ettiğinde, insan, kendi içinde, daha önce bilmemesine karşın orada var olan okuduğunun doğruluğunu hisseder. Dolayısıyla insan, bize bunu hissettirebilen kimseyi&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;sevmeye de yatkındır; çünkü o bize kendi zenginliğini değil aslında bizim zenginliğimizi göstermiştir.” Yazarın direnci kendisine ait değildir; o, arkasına dünyayı alarak sayfanın diğer tarafındaki okurların arasından geçerek akan, kendisini öylesine konumlandırmış bir su yoludur. Bu su yolunu tertemiz tutmak onun zahmetli görevidir; yazma ediminde isimsiz olmak yazarın şöhret arayışının da sonu demektir.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Öyleyse, kurnaz özel hırslar ve çizgesel temsil uygulamalarının getirdiği çocuksu bir büyülenmeyle yola çıkarak, sesli bir biçimde kendi kendimi haklı çıkarma arayışı içinde, mahcup bir özgeciliğin içine düşüverdiğimi görüyorum. Bir etki bırakma isteğiyle işe başlayan insan, en sonunda o noktadan mükemmel bir şeffaflık yaratmak ve kendisini, bütünüyle, tıpkı bir mercek kadar işinin ehli &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bir biçimde odak noktası haline getirmek için o&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;etkiyi yok etmek ister. İnsan, ün peşinde&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;koşarak işe başlar ancak her şeye &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;—her okşayıcı ilgi, konuşmak ve bilge bir adamı temsil etmek için gelen her davet, benliğin ve de bedenin her açlığı— &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;dair korkunç bir sabırsızlık hissiyle nihayete erer ; bu, bizi çepeçevre sararak &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bizden kat kat üstün dünyaya karşı coşkun tanıklığımızı gölgeleyen ve pıhtılaştıran her şeyi ilgilendiren &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bir sabırsızlıktır. Yazar, o belirsiz ama incinebilir ve bir zamanlar yitip gitmiş gerçeğiyle, yazar olmadan önce sürdürüyor olduğu değerli &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;hayatıyla başlar işe; ama —yılların işleyişiyle birlikte— o içi boşaltılan ilk etkiler eşliğinde, anlamsız olmasına karşın, kendini hâlâ bir yazarın rolünde, sıradanlığın beklenti içindeki okurları ve hiç şüphesiz bir iletişim alışkanlığı içinde konumlandırılmış olarak buluverir. Bir yazar olarak işte tam o noktada &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bu hayattan göçüp gider ve hareketsiz kültürel salt bir nesneye dönüşür; ya da&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;benliğini, bir bakıma, deneyimin acemi cereyanına ve zihninin saf faaliyetlerine yeniden sunarak dünyaya gözlerini açar. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;Alakadar olmayı sürdürmek&lt;/i&gt;—Amerikalı romancılardan yalnızca Henry James&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yaşlılığında bile sanatını geliştirmeyi sürdürmüştür; birçoğu ise, gerçekte, en iyi romanlarını erken yaşlarında ya da hemen hemen erken dönemlerinde kaleme almıştır. Hayattayken yaşadığımız enerji med-cezileri: Başarı da, hiç şüphesiz en az başarısızlık kadar, hayal kırıklığına neden olur; böylece devinim ve öngörü yaratma beklentisinin gücü giderek azalmaya başlar. Neredeyse tek başına kalan&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yazar, bu yitimden getiri de kazanabilir. Gevşek benliği içinden daha yüksek sesle çağlama fırsatı da gene &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;yazarındır. Çünkü onun bu çağlaması asla bütünüyle kendine ait olmamıştır; o, bu durumun&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;fazlasıyla kaynağı olduğu kadar bahanesi de sayılır. Küçük bir zorbanın, bir kalemi ustaca kullanmasına dair duyduğu haz, kendi içinde, bir kalem &lt;i style=""&gt;olma &lt;/i&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;durumuna karşı her daim bir&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;duygudaşlık taşır; yazar, her geçen gün &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kendini bir araç olarak düşünürken, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;onun vasıtasıyla&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;zaman ve yer de adından söz ettirmeye başlar. Eksilmek ve daha çok aktarmak, enerjiyi bilgelikle tazelemek—yaşamının orta yerini geçmiş biri olarak böylesi bir umutla— neden yazıyor olduğumun gerekçesidir. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style=""&gt;                             &lt;/span&gt;********&lt;span style=""&gt;                    &lt;/span&gt;********&lt;span style=""&gt;                 &lt;/span&gt;********&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Çev: Deniz Gündoğan&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;br /&gt;  &lt;hr style="margin-left: 0px; margin-right: 0px;" size="1" width="33%"&gt;  &lt;!--[endif]--&gt;  &lt;div id="ftn1"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a style="" href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Mart 1974, Adelaide, Güney Avusturalya.&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;div id="ftn2"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a style="" href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Ödül o yıl Avusturalyalı Patrick White’a verilmiştir.&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;div id="ftn3"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a style="" href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;†&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Oswald Mtshali, Zululu şair. Hem kendisi hem de Nadine Gordimer&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Adelaide Festivali’nde yer almıştır.&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;div id="ftn4"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a style="" href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Iris Murdoch tarafından 1972 Blashfield Konferansı’nda öne sürülmüştür.&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-3641929446630785701?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2008/08/nicin-yazariz.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-4766187770714763241</guid><pubDate>Sun, 31 Aug 2008 15:45:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-09-16T04:08:27.320+03:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Öyküden öyküme arka bahçeye</category><title>HEYKEL</title><description>&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; HEY-KEL&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Çok soğuk. Bütün uzuvları, kıvrımları. Dondurucu neredeyse. Kalın kaşları, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;hafif badem &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;gözleri, kalkık burnu. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;İnce elleri, biçimli kolları, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;taraklı ayakları. Bembeyaz. Pamukça düşen karlar yutmuş onu. Ve bir insan boyunda duruyor öylece. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Tam önünde. Demir atmış bekliyor. Evin içinde,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yatak odasının sağ uç köşesinde… Ferforje boy aynasından&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yansıyan cılız ip ışığında. Yatak çarşafının solgun sarısını dikine kesen ışık altında. Bıyık altından bakıyor. Nereye? Bunu bir tek kadın görebiliyor. Ölgün, sarı çiçekli nevresim takımını aşk diye bir şeyden kudurtan. Çiçek coşturan çarşaflar sonra. Kan kırmızısına kesen; ya da ezilmiş nar taneleri kıvamında. Niçin? Çünkü buz gibi şey önünde işte. Şey. Bir nesne. Aşkın öznesi olmaya özenen; öylesine.Ama&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;olamayan bir türlü. İçinde fokurdayan azgın bir şey varmış gibi. Gibilerden bir hayat. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Belki de bir hayâl… Sahip olunası, ama hiçbir zaman kendisinin tutamadığı bir şey. Onun bembeyaz bir bedende yeniden görünmesi. Rüyalara rengârenk fırça darbeleri . Kabuslara zifiri bantlar. Ağzına yapıştırılmış suskular. Siyah cam dudaklar. Ama &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;göz. Görüyor.&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Kaptan.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Son seferine çıkmadan önce. Şapkasıyla. Gereğinden fazla &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;mağrur. Kalın kaşları çatık. Kalkık burnu ne güzel. Dudaklarıysa&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;sade bir mermer parçası. Pürüzsüz. Ve öpülesi. Üniforması ve düğmeleri. Kadınına hep kapanan o düğmeleri. Uykuda değil ama. Sonra başkasına açılan belki de… Belki değil aslında. Kendiliğinden; hiç düşünmeden.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Şık pantolonu; incelikli &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ütü çizgileri daima. Kadını hiç buruşturamamış o pantolonu. Buruşturduysa da anımsayamıyor. Artık. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Çok önce belki de. Gençliğin o ilk dokunuşlarında… Pencerelerden süzülen yağmur damlaları. Hızla giden bir trenden atlamak el ele. Ya da öyle şeyler işte. Anımsamak yakıyor yüreği. Elinde yine piposuyla görmüş ilk onu, mesela. Köşeli çenesini çevreleyen simsiyah sakalının ucundan gülümsüyor. O pipo… Tel sarma &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;işlemeli &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kahverengi pipo. Minyatür kaptanın piposu da ağzında yine şimdi. Görünmeyen dumanlar her yerde. Bütün oda. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Boğulmalarda. Suratı, burnu, ağzı. Yüreğini ince damarları soluyor dumanı. Ciğerleri simsiyah kanatlarla havalanıyor. Kendisi kara bir&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kadın; karşısındaki aklar içinde bir adam. Oysa, söz vermiş ona… &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Çok önce… &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;“Merak etme; birkaç hafta sonra &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;gelir alırım heykeli&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style=""&gt;…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Öyle diyor adam.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Ama gelmiyor… Gelmiyor kendi heykelini almaya. Öylesine her şeyin farkında çünkü. Kadınını adamıyla baş başa bırakıyor. Bilerek. İnadına. Ve kadın…Narsisimin azgın köpüklerinde nicedir. Dibe çekiliyor. Kayboluyor giderek. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Aslında bıraktı bırakacak adamı. Ama hep bir engel. Hümeyra’nın sesinden “Kördüğüm”. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Her gün. Her gündüz, her gece. Ve &lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;gecede uyku. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Şeker tadında bir ölüm, her nasılsa. Soğuk ama&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;heykeli &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;yanına aldığı an başında bitiveren o arsız ölüm. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Yalnız değil; kimsesiz değil. İnsansız çünkü. Bırakmaya hazır değil çünkü. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Bir öpücük daha. Başını da&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;göğsüne koyversin hele. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Ay görünmez olsun. Ondan sonra. Adam yok, heykel var..&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Nasıl…&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Ve Heykel&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;gecede var… Koynunda. Onu yatağa taşımanın terinde ama onu öpmenin serinliğinde.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Ne zaman&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style=""&gt;…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Ve&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Heykel&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;gündüzde yok. Güneş doğduğunda yatağın sağ tarafı boş çünkü. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Odanın öteki ucundan&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir soğuk günaydın sadece. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Kadın kahvaltı tabağındaki böğürtlen reçelinden bir kaşık daha alırken… Anımsamak yakar yüreği…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Son seferine çıkmadan önceki gece gözlerinin önünde şimdi:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Bir değil iki kişi olarak geliyor eve adam. İki kaptanı var evin artık; kadının da iki adamı. Ya da kadın öyle sanıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Akşam yemeği için&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bahçedeler. Maço, bahçedeki taş havuzun bir kenarına kıvrılmış uyuyor. Habersiz, telaşsız. Sonra. Taş kesiliyor evren. Girintili çıkıntılı, eğri büğrü koskocaman bir taş. Zaman susuyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;“Gidiyorum ben, Lale…Gidiyorum uzunca uzaklara. Sen gelmedin. Hiçbir zaman. Ben gittim. Gittim ben. Sensizliğe alıştım.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Zaman patlıyor. Her bir parçası etrafa… En sivri uçlusu Lale’ye batıyor. Canı çok acıyor. Çok ama. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;“Sana bu heykeli bırakıyorum. Bir süreliğine elbette. Ben gidiyorum. Adaya. Su’ya.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Merak etme; birkaç hafta sonra&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;gelir alırım heykeli…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Ve Adam, Kadın’ı yaratıyor; şekil veriyor yeniden. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Yaratılış efsanesindeki gibi. Cennet bahçesi. Adam, kaburgası&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;değil şimdi. Ama ruhundan bir parça elinde. Oynuyor öylece. Bir oyuncak gibi. Oyun hamuru gibi. Çok önce bir kalp yapmış. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Küt küt de küt… Pat pat da pat. Şimdi de kızıl saçlar arasına aklar dolanmış orta yaşlı… gözü de yaşlı…&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;oyuncak. Yaratıyor. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Burasını kanatayım biraz; biraz da şurasını… Orasını….&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Düşünüyor Lale şimdi. Anımsamanın yangın yerinden düşüvermiş yeryüzüne artık. Birbirlerine ait ne kadar da farklı anılar aslında. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Kadın, “öteki”ne, “Su”ya&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;karşın…. Tek bir hamlede düşüveren&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir can. Ezilmiş, çürümüş ama. Adam, yepyeni. Yağmur sonrası toprak kokusu gibi. Sadece saklı kalmış adası için… Gidiyor. Tek yönlü bir bilet.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Şimdi kadın ve zihin. Yinelenen oyunlarda; saklambaçta… Yakan topta belki de.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Çünkü adamın elinde ağırlığınca bir top nicedir. Çünkü&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;heykelini de gelip &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;almıyor&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Besbelli&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;inadına. Her şeyi o kadar aydınlığın kucağına bırakıp gidiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;“ Güzel bir yere koyuver bu güzel beyaz adamı, Lale. Bir şey olmasın. Hatta her gün &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;iyice bakıver de &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;toz moz olmasın. Merak etme; birkaç hafta sonra gelir alırım heykeli…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Alay ediyor açıkça. Küstahlığını simsiyah sakalı bile gizleyemiyor. Sonradan burjuvaziliğini de… Motoruna atlayıp gidiveriyor öylece.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Gene şarkılar söylemeye devam olsun…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;*Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Gitme gitme, gittiğin yollardan dönülmez geri&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Gitme gitme , el olursun sevdiğim incitir beni&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Sonra… Günlük oyalanmaları,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;çevirileri,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yazıları &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;devam olsun. Lale. Yazar Lale.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Daha çok içine kaçan bir kadın. Gözlerinde &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;tren yolları. Yüreğinde kuşlar. Bir düşünüyor,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;iki düşünüyor… Romanları, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;öykülerin aşkları ve Lale. Görüyor her şeyi orada; ama konuşmuyor. Yalan diye bir şey yok galiba! Anlamaya başlıyor. Ama zamanla….&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Saniyeler, dakikalar, saatler&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Günler, aylar, yıllar&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Takvim yaprakları birbiri ardına. Lale’nin &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;inandıkları da birbiri ardına… Şeye benziyor bu. Devrim inancına sanki… Sosyalizmin çökmesi. Ve gençliği. Ve geriye. Uğruna direndikleri; kaptanla birlikte… meydanlarda, sokaklarda. Beyoğlu’ndaki o ufacık evde…Çıplak sarı bir ampul ışığında bir gaz sobası eşliğinde. Düşledikleri dünya. Eşit insanlar. Haklar. Daha iyisi için. Pankartlarla, dövizlerle, afişlerle, sloganlarla. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Hele&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;o “Mayıs”! &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Ne kadar gerçek. Ne denli umut. Bir o kadar gözyaşı. Küskünlük aslında. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Alandaydılar. Her şeye karşın. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Ama şimdi…. İnandıkları…özgürlük…her şey uçuveriyor. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Sadece&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ürkek bir&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;hayâl geriye. Tutsak fena halde şimdi. İnancından, düşüncesinden ötürü de tutsaktı, otuz yıl öncesi gibi. Ama kaptan vardı o zaman; &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;gerçek bir kaptan hem de.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Heykel’i yoktu en azından…O günlerde….&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Saniyeler, dakikalar, saatler&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Günler, aylar, yıllar&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;*1980, Ezginin Günlüğü&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Ve hayat artık. Görüyor &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ama hiç mi hiç konuşmuyor…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Ve hayat artık. Dinliyor &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ama ne bir söz ağzından….&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Ve hayat artık. Bıkıyor bütün bunlardan.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Ve hayat yüreğinden, gözlerinden geçerken bir gün:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Ayıyor. Her nasılsa.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Konuşuyor &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;“yeter artık. Çünkü sen kayboldun. Geri dönmen imkansız. Önce gerçeği söyle ve sonra yap istediğini…”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Lale de şaşırıyor. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Kafası çok ağır çünkü.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Yeter artık; hiçbir şey eskisi gibi değil!! &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Lale’nin &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;birinci çığlığı…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Yeter artık; aslında SEN hiç sevmedin ki!!&lt;b style=""&gt; &lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style=""&gt;Lale’nin ikinci çığlığı…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Çünkü ben kayboldum, geri&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;dönmem imkansız!! &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style=""&gt;Lale’nin üçüncü çığlığı….&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Oturduğu yerden kalkıyor. Kalkmayı beceriyor. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Daktilosunu kaldırıyor masasının üzerinden. Kaç günlük kimbilir geceliğini &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;çıkarıyor üzerinden. Mor çiçekli uçuşan elbisesini geçiriveriyor hemen. Kolsuz ve v yakalı mini bir elbise. Bedeninden utanmıyor bu sefer. Zaman ve yaşam. Biriktirdiklerinden utanmıyor&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;tuhaf bir şekilde. Ve hayat. Her şey böyleyken kalk diye fısıldıyor artık.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Ve hayat canına tak etmişken&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;git diyor artık. Duyuyor Lale.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Her iki kulağına kaçan&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;Su&lt;/i&gt;… Onu tıkamıyor artık. Nedense. Çünkü açılıveriyor birden kulakları… Kirli kopkoyu bir sıvı. Ötedeki denize akıyor öylece.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Şimdi telefon rehberine yöneliyor istemsiz. Eski tanıdıklara dair bir iki şey arıyor. Buluyor. İnce dudaklarında çarpık bir gülümseme. Günlerdir taramadığı saçını ellerinin arasına alıyor. Düğümlerini çözmeye başlıyor. Tarıyor… Tarıyor. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Tarıyor. Taranmamışlığı.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Önce topuz… Eline söyle bir sarıveriyor upuzunluğu. Ama sonra vazgeçiyor. Nedense. Açık kalsın. Dökülsün. Omzundan aşağıya. Çünkü… … İçinde sıra sıra trenler, yollar geçmiyor. Artık. Son durak. Valiz toplanmalı. Hayat uyandı&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;çünkü. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Biraz uzağında upuzun &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;yeşil yollar. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Güneşi üstünde tüten ayçiçek tarlaları.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Ve hey hayat yine… Önlemler, yasaklar. Hepsi siliniyor ardı ardına. Kendi kendine koyduğu ışıksızlık… Şu uyku hali…Sevgisizliğin boşluğu. Sessizliğin koynu. Tablo boşalıyor giderek…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Bahçe kapısından çıkıyor dışarıya. Kaçar gibi Lale. Anahtarını almıyor. Kapıları kilitlemek yok Kilitler &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;fora! Karşı kıyıdaki Midilli’nin ışıkları&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yanıyor gözlerinde. Alacakaranlığın ortasında, dallarda zerdali çiçekleri ve rüzgâr. Uzunca zamandır gördüğü düş— kabus- . Esinti alıp götürüyor. Uzunca uzağa. Kanadıyla saçlarında huzur, ellerinde nergis kokusu. Lale kokusu. Çünkü eski bir sevdadır akıntıya karşı kürek. Eski bir sevdadır eski hayâlleri aramak. Ya da her neyse artık… Çözülüyor. Yumuşuyor. Ayakları çilek tarlasında. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Yaban çileği kokusu. Yürüyor ardına bakmaksızın. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Dilinde bir gençlik şarkısı; “şimdi ben oldum yeniden”… diyerek… Yürüyor. Omzunda küçük bir çanta. Heybemsi. Kasabaya iniyor ağır adımlarla. Oradan da… Kübalı bir grup gelmiş. Çok iyi jazz-latin çalıyorlamış. Eğlenceli olurmuş. Öyle söylendi telefonda. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Kasabadan biraz daha uzakta şimdi Lale. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Arnavut kaldırımlı sokağı çoktan geride bırakıyor.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bir tarafında kavun tarlası bir tarafı&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;beton sahil kent. Minibüs bekliyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Ne kadar uzun zaman oluyor bir araca binmeyeli, pencere kenarına oturmayalı. Camı açmayalı. Aracın hızıyla… rüzgârda&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;saçları dağılmayalı. Hepsi &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;oluveriyor şimdi. Minibüs şoförüyle bile… sohbet ediyor. Oysa ne kadar olmuştu…İçine kaçalı. Şimdiyse… neredeyse vahşi bir şeyler çıkıyor içinden, açık camlardan. Dışarıya &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kaçıp giden… Sadece giden… Keşfi aleme doğru. Gecikmiş de olsa…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Bazen eski defterleri açmaz mısın ya da sadece kapamaz mısın? Bir kitap kapağını kapar gibi… Bir pencereyi rüzgârdan kaçırır gibi…Ya da rüzgârı pencereden… Öylesine sade. Sorgulamanın yaprakları dökülüyor çünkü. Çıplak bir ağaç geriye. Yerde kurumuş, içine büzüşmüş yürekler. Sarmal ölgün ruhlar…Kapanan defterde hepsi şimdi. Defterse…Bir yangın yeri… Küllerinden doğamayacak kadar…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Yepyeni Lale &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Kabuk atmışlığın hazzında; duru şaşkınlığın keyfinde; tıpası açılan kulaklarının sesinde; yaban çileği kokan yüreğinin sarhoşluğunda. Ameliyattan yeni çıkmış sanki. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Heykel?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Bahçe kapısından çıkmadan önce duraladı… Ne dersin şimdi buna hayat?Ne dersin ha? Hayatın her duruma hakkı var mıydı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Bodrum katında olmalıydı. Bütün alet edevatların içinde. Aklına ilk gelen o oldu nedense…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Sonra… Bembeyaz parçalar… Evin her köşesinde…Bir el, bir kol…bir pipo… bir bacak, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;bir ayak… Nicedir suskun balyoz da dayanamamış açmış ağzını artık. Bir burun, bir kulak… Yerlerde sürünen şapka kırıkları…Mağrur kırıklar… Tuzla buz olmuş dudaklar…Mühürlü dudaklar… Geriye…Mermer toz parçacıkları…Sadece…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;Hey-kel…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="anayazi1"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);font-size:7;" lang="EN-US" &gt;İçimdeki sulara &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);" lang="EN-US"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span class="anayazi1"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);font-size:7;" lang="EN-US" &gt;İçimdeki sazlıklara &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);" lang="EN-US"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span class="anayazi1"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);font-size:7;" lang="EN-US" &gt;İçimdeki bataklıklara &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);" lang="EN-US"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span class="anayazi1"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);font-size:7;" lang="EN-US" &gt;Seni bırakıyorum*&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="anayazi1"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);font-size:7;" lang="EN-US" &gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="anayazi1"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);font-size:7;" lang="EN-US" &gt;Bırakıyor...Öylece... Başka bir ben’e...Huzurla... İnce dudaklarında hafif... haylaz... bir... gülümseme....&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="anayazi1"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);font-size:7;" lang="EN-US" &gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="anayazi1"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);font-size:7;" lang="EN-US" &gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="anayazi1"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);font-size:7;" lang="EN-US" &gt;*Seni Bırakıyorum,Lale Müldür&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);" lang="EN-US"&gt;&lt;br /&gt;&lt;!--[if !supportLineBreakNewLine]--&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-4766187770714763241?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2008/08/heykel.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item><item><guid isPermaLink='false'>tag:blogger.com,1999:blog-3763782789085565833.post-8480838193850447897</guid><pubDate>Sun, 31 Aug 2008 15:22:00 +0000</pubDate><atom:updated>2008-08-31T18:23:53.176+03:00</atom:updated><category domain='http://www.blogger.com/atom/ns#'>Şiirlerim</category><title>Unutma Bahçesi</title><description>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Geçmişten düşen bir damlayız birbirimizin aksinde&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;yinelenen yinelen…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Geçmişten kopan bir acıyız ertelenmişliğimizde&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;dağlanan dağlanan…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Oysa ne düşlerimiz vardı arka bahçemizde saklanan&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;çocukluğumuzun masum gözlerine sığınan,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Başı ellerinin arasında,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;telaşlı bedeni büzüm büzüm&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Bir çınarın gölgesine sinen.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Çok mu uzak geçmişin şimdisini yakalamak&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;ya da çok mu yakın şimdinin geçmişini anımsamak&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Hangisi daha kolay diye sorsam,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Hangisi daha az acıtır peki?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Kapatsam gözlerimi,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Uzansam…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Geri dönebilir miyim sence,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;Haylaz oyunlar oynadığımız&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;O “Unutma Bahçe”mize….&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;&lt;span style=""&gt;                           &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 9pt; font-family: &amp;quot;Tahoma&amp;quot;,&amp;quot;sans-serif&amp;quot;;"&gt;&lt;span style=""&gt;                                                    &lt;/span&gt;Ocak-2005&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3763782789085565833-8480838193850447897?l=denizcedusler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</description><link>http://denizcedusler.blogspot.com/2008/08/unutma-bahesi.html</link><author>noreply@blogger.com (Deniz Gündogan)</author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></item></channel></rss>