Öyküden öyküme arka bahçeye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öyküden öyküme arka bahçeye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2011 Salı

Şemsiyeyi Açsam Havalanır Mıyım Acaba?


ŞEMSİYEYİ AÇSAM HAVALANIR MIYIM ACABA?



Ayazın kucağında bir gece. Saat çok geç. İstanbul.



Üzerinde koca bir is lekesi.



Kömür dumanlıyla tütsülenmiş sanki.





Ve sen nasıl bir işe bulaşmak üzere olduğunun farkındaydın, pekâlâ.



Gözlerimiz gecenin ağırlından ya da şarabın kırmızılığından buğulu bakıyor. Sözcükler tükeniyor artık. Sözlerim karşımdaki etten duvarından içeri sızamıyor. Her şeyin içi boşalıyor.



“Bu uğurda hayatından olabilirsin… Gerçekten hayatına mal olacak, söylüyorum,”. Sana doğru kıvrılıyor bakışım.



Beni duymuyorsun bile. Bana bakmıyorsun. Gözlerim, her on saniyede bir başın ve ellerinde kilitleniyor. Sen bunu bildiğin halde gözlerini benden kaçırmakta besbelli ustasın. Bedenini ise yavaşça ama aslında umarsızca demeyeceğim bir biçimde kayırıyorsun benden. Zaman kayıp gidiyor. Biri penceresi aralık soğuk taş mutfakta lavabonun tıpasını açmışsanki. İnsan, mekân. Hepsi o ufacık delikten aşağıya kayıveriyor. Dönerek birbirlerinin kuyruğuna dolanıyor; delik, ardı ardına yutuveriyor bizi. Ya da bizim boğazımızda düğümleniyor delik; silikondan; yapışıyor etimize.




Valizinin yanı başında ne kadar da büyük görünüyorsun şimdi. Oysa seni tanıdığımda on altısına yeni basmıştın. Adın Sırma. Benim bildiğim adın bu. Kuzguncuk’taydık. İskelenin hemen yanı başında, eski müdavimlerin arasında ah! Can Yücel Baba’nın da olduğu İsmet Baba’da bata çıka balık keyfi. Turuncu bir akşamüstü. Eylül ortası. Hafif serin. Burumuzu dolduran iyot kokusu. Nedense yolda, Ömür Göksel’in sesinden günde belki otuz kez dinlediğin şarkıyı mırıldanıyorsun. On altısında, bu şarkı. Dudaklarında çarpık bir gülümseme:



Kaderimle arkadaş, dost olamadım



Beni candan sevecek yar bulamadım



Ah ile vah ile geçti bu ömrüm



Yaşadım mı öldüm mü anlayamadım



Ah ile vah ile…




Şimdi fonda aynı şarkı yine. O günü anımsıyorum. Kuzguncuk sokaklarında, Deniz Eczanesinin hemen arkasında kara Mehmet Usta’nın –çok ihtiyardı o zaman, ölmüş olmalı şimdi—dükkânında bulmuştuk bu kahverengi gramofonu. Sonra, biriktirdiğimiz 45’likler. Gecenin geç saatinde kafamızın çoktan dumanlı olmasına karşın sabaha kadar oturup onları yan yana dizmiştik. Alfabetik sırayla. Ayten Alpman, Hümeyra, Nesrin Sipahi, Nilüfer, Tanju Okan…




Şimdi aynı odadayız yine. Ama tek bedende değiliz artık. Uzun bordo kadife perdeler sımsıkı çekili. Tavanda asılı krem rengi dantel ipli abajurun içinden kıvrılarak dağılan ölgün sarı bir ışık içeride. Bir ayrıntı ilişiveriyor gözüme. Abajurun iç kenarlarına içinden çengelli iğne geçirilerek tutturulmuş iki yüzük. Altın. Birinin ortasında mat kahverengi sarmal taş. Öteki ise daha kalınca düz. Daha önce hiç fark etmemişim nedense. Gizli şaşkınlığımı yüzüme bakmadan okuyabilme yetisini de giderek geliştirmişsin Sırma. Saatler sonra çözülüyor dilin artık. Anne karnında fazlasıyla beklemiş bir can gibi şimdi. Hayatı tek bir solukta okuyorsun ya da hayatı bir nefes alımıyla öylece konuşuyorsun sanki.



“Bu yüzükler onundu, babaannenindi” diyorsun bana, “ Ölümünden sonra ben almıştım. Gizlice. Komodinin çekmecesinden. Yıllardır boynuma asılı taşımıştım, aslında. Sonra buraya iliştiriverdim nedense. Gece onlarla uykuya dalmak iyi geliyor.”




Daha vardı söyleyeceklerin, anlatacakların. Ama sustun yine. Dudağında yine o çarpık gülümseme. Alt dudağın sağ yanağına doğru seğiriyor. Mutlu olduğunda kendiliğinden yaparsın bunu. Demek ki mutlusun şimdi. Öyle mi?



?



? ?



Zihnimde bulanık sorulardan bir üçgen.




Minik pembemsi ellerin uzanıyor yüzüklere şimdi. Tırnaklarındaki ucu yenmiş siyah oje. Tedirgin ediyor beni. Her şey gibi. Hayat gibi. Senin planladıkların gibi…



Uzunca düşünülmüş üzerine. Kendi hayatından vazgeçecekmişçesine. Bir yanım anlayamıyor hâlâ. Düşüncelerini zihnimin hücrelerine yediremiyorum bir türlü. Oysa seni en iyi okuyan ben. Öyleydi. Bir zamanlar. Şimdi yirmi yaşındasın. Ama açık kitap sayfaları kapanıyor artık ya da şifreleniyor birbiri ardına, öylece. Ya da kitap tamamıyla kapanacak, belki. Uzak tanımlayacak bizi. Çünkü çok uzağa gidiyorsun Sırma. Saçların (yine) Doğu’ya yakılan türkü, bedenin köprüde öylesine sallanıveren uçuk bir eşarp olacak.



Gideceksin… Gelebilecek misin geri?



Gideceksin… Gelebilecek mi bedenin?



Ya zihnin?



Ya yüreğin?



Peki ya geri gelirsen kimin sesiyle konuşacaksın?



Yoksa titrek çığlıklarda büyüyen seste mi konuşlanacaksın?



Ya da hiçlik mi tanımlayacak geridekileri?



Yıllar öncesinden dilini çıkaran bir hiçlik… Sümüklü arsız bir çocuk sanki.




Çok değil iki saat sonra Üsküdar-Harem’den biniyorsun otobüse. Diyarbakır-Öz Silvan. Belki de hiçbir zaman kabuk bağlamamış yarana yeniden keşfe çıkıyorsun. On üç on dört yaşına, Diyarbakır’a doğru. Orada yaşadıklarına. Yürek faşistlerine. Kıyımları bir sarp kıyıya silkeleme arzusundasın. Ümit. Ümidin de artık yıl hesabı kısa çekmesi artık. Şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek. Yüzleşmek.



Çünkü bir zamanlar köyde Bahremki’deki o çocuksun sen. Taşla, toprakla, denizle, havayla, yıldızla konuşmayı çok seven, kızgın ağustos gecelerinde gizlice dama çıkarak “şehri korkutan” küçük kız! İlk sigarasını yıldızlarla yakan kız. Hayallerini dama çıkaran, ilk umutlarını da dama atan küçük kızsın. En sevdiği şehriye kesme oyununda annesinden ve komşulardan kaçarak gene soluğu damda alan Sırma. Sonra hep “damdaki kız”. Hiç görmediği ve bir gecede koca diye yanına iliştiriliveren adamdan kaçmak; üstüne üstünkörü bir iğneyle tutturulmuş eğrelti yaşama inat etmek. Damı kendine ev yapma; yıldızları çatı, havayı dört duvar örme. Susadıkça ay içme.




Bununla birlikte ay ardı ardına doğup battıkça da gelen ince zekice hesaplar. Yoksa bu hayata tutunamamak. Sayrılar. Sayıklamalar. Mide bulantıları. Neden sonra planlı bir kaçış. Köy okulundaki genç Nihal öğretmen başrolde. Bir melek, bir yardım eli ve çok güç de olsa ufak bir kamyonetin arkasında yeşil parkanın altında saatlerce, günlerce yol almak. Yeni yetme tüylerin donmak üzere, çenen ise habire titriyor. Çok zor ama Istanbul; düş değil gerçek: Nereden çıktıysa Küçükyalı diye bir semt. Küçücek ama sıcacık bir sığınak. Nihal öğretmen tayinde artık. Bu kez Giresun’da, Bulunacak’ta. Ama Nihal öğretmenin babaannesi Sırma’nın da babaannesi artık. Öz babaannesinden daha yakın aslında. Sırma’nın örselerine renkli yara bantları yapıştıran, üzerlerine muazzam pansuman yapan o müthiş kadın. Yaraların sarı marazi şapkalarını uçuran kadın. Köyüne gelen kıçı başı açık yabancı bir kızdan—muhtemelen İngiliz— gizliden gizliye dinlediği, üstüne de evlerinin damında, kendi ayrıksı masallarını yazdığı Mary Poppins—doğru mu yazdım şimdi?— gibi hissediyor Sırma. Babaanne ve Sırma. Yağmurlu günlerde el ele çıkıyosunuz sokağa, gökten düşen yağmur damlaları hızlanmaya başlayınca, babaannenin nasıl oluyor da anlamadığın çeviklikle elinin tekiyle bir topaç gibi döndürdüğü yedi renk şemsiyeye öylesine hayransın. Yo, ufaklık değilsin o zaman, on beşinde varsın, bana anlattığın bu. Ben bir sene sonra tanıdım seni. Ama biraz ötede, kendi yaşıtlarının elinde, kucağında ve karnında bebeler var. Yataklarında tanımadıkları adamların, kocamışların ekşimiş iniltileri aşağıya yukarı gidip gelirken al-ebruli acımtırak çarşaflar köy meydanına geriliyor. Bana ateş gözlerinle anlattığın bu. Aşağıdakiler yukarıdakiler oyununda acı çiğdem hırıltılara yakılan türküler ise on dörtlük on beşlik on altılık kızların yüreklerinde demir kilit vurulu. Kilidi kanırtan sen olabilmişsin—Niçin her sözcük kanlı bu yeryüzünde? Çocuk gelinliğini ne iyi bir yılan kıvraklığında sıyırabilmişsin; her şeye karşın. O yağmurlu günlerde babaannenin sana şemsiyeyi uzatmasının sihirli aksinde bir Mary Poppins’sin şimdi. “Şemsiyeyi açsam havalanır mıyım acaba?” diye soran Sırma. Hâlâ çocuksun aslında. Havalanınca her şeyin değişeceğine inanan bir çocuksun. Hiç nefes çekilmemiş, ucundan köşesinden tırtıklanmamış tertemiz havanın aynasında kendini görmeye çabalayan, kendini tıpkı bir bluz değiştirir gibi, tersinden düzüne çıkartmaya pek hevesli Sırma. Havalanabilir



Misin?



Acaba?




Şarap iyice vuruyor beni artık. Dönüp dolaşıp seni ne zaman nasıl tanıdığımı anımsıyorum. Seni tanıdığımda babaanne artık rahatsızlanmış. Sen Beşiktaş’ın arka sokaklarında, Çarşı’da De-mode butikte Nihal öğretmenin kardeşinin yanında gömlek, bluz katlamayı öğreniyorsun; müşterilere gülümsüyor “Bu likralı siyahın 40 bedeni maalesef elimizde kalmadı” diyorsun. Bana da aynı cümleyi söylemiştin, anımsar mısın?




O günden haftalar, aylar sonra açıyorsun yüreğini bana. Yine Kuzguncuk İskelesi önündeki oturduğumuz örme hasır sandalyeler arsızca sıçrayan su damlalarının ıslaklığını henüz neme hapsetmişti ki bana uzun uzun anlatıyorsun bütün hikâyeni. İnce siyah kumaş pantolonumun nemlendiğini, kalçalarımı saran çekingen ıslaklığı neden sonra hissediyorum. “Abla,” diyorsun bana. Her lafa böyle başlıyorsun o zamanlar. “Abla, baktım ki ben yapamam… İnan olsun yapamam”, “Abla, ne sen sor ne ben söyleyeyim, Hacı Murat, babam kırılmadık kemiğimi bırakmadı; bir tek Dudu Halam yardım ediyordu bana, o da saklı gizli tabii”, “Abla, Nihal öğretmen gibisi dünyaya bir kere gelir, melek o melek, mucizelere inanır mısın sen?”




İnanalım mı Sırma? İnanırdık aslında değil mi? Ne toy bir ses tonunla “Abla” diyorsun bana yıllar öncesinden. Şimdi bu koyu odadayız. Gözlerin gözlerime koyu dokunmakta.



Bir insanın kendi bedenini ne zaman, niçin, nasıl, nerede ve kime vermesi… Boyun eğen bedenler, uysal(laştırılan) bedenler ve direnen bedenler. Hangisisin sen Sırma şimdi?



Hangisiydin peki?




Özgür olmak istiyordum ben Abla, ama esir oldum. Dama çıkmayı çok seviyordum ben, ama indiriyorlardı işte… Paramız yoktu, tarlamız gitmişti, evimiz yandı, bitti. O-Halit Aga- paramızı aldı ama evin borcunun ödeneceğini söyledi. Beni borçlu çıkardılar. Beni doktora götürdüler, o geceden sonra. Sabaha kadar uyutmadığı o hırıl hırıl, inil inil geceden sonra. Domuz kokusu gibiydi ağırlığı, tövbe, tövbe… Söylemeye çalıştım, istemedim ki ben dedim, böğrüm çok acıdı dedim, bir şey oldu, çok bağırdım, vıcık vıcık ter vardı… Sonra kanadım işte! Anlamadım… Çok canım yandı çok! Çok ağır Halit Aga, 150 kilo vardır herhal! Çok pis de… Atamadım ki üstümden. Çok ağladım o gece, çok! Burnum da kanadı hem. Kanadım hep. Sonra silahlar atıldı, atın üstündeydim. Gelin oldun dediler. Sevin dediler. Niye sevineyim ki dedim. Gelin görmüştüm daha önce ben. Ama niye sevineyim ki dedim…




Senin şimdiki deyiminle “sirk gecelerinden” anımsadıklarım bunlar. Şimdiyse büyük Sırma, tasını tarağını toplayıp kurtarma operasyonuna doğru yolcu. Kafa tutacakmış, kendi gibilerini, gözü yaşlıları üfürüp kaçıracakmış. Her şeyle kızgın değneklerle yüzleşecekmiş ve sonra İstanbul’a gelecekmiş, ev açacakmış kızlara—benim yardımımla elbette. Yanık türküler bu sefer gerçekten karabasan misali ardında asılı kalacakmış semaya; herkes bakakalacakmış, gökkuşağı çıkacakmış ama yağmur yağmayacakmış artık, her akşam diren-İstanbul geceleri olacakmış.



Oysa ben haykırmak istiyorum. Sanki çekip çıkarıvereceksin onca “çocuk gelini” köylerden, kasabalardan, çağlardan. Dünya inan ki bildiğin gibi değil, çocuk demek geliyor içimden Buyur mu edecekler sana her şeyi, herkesi? Zamanın uçuş perdelerini söker gibi, al sana mı diyecekler? Götür hepsini Sırma Tanrıça kentine. Yeryüzünden binlerce öteye. Bambaşka bir yaşama, bulutlar diline, ışık diline öykünen kadınlar şehrine.




Bulamayacaksın, getiremeyeceksin onları Sırma. Bulsan da sonsuzlukta bir nokta olacak her şey. Böylesi korkuyorum. Ama direnç tohumların öylesine kök salmış ki yüreğine, öylesine ışık ışık çıkıyorsun ki kendi içinden, özün değişiyor artık. Tartımlı sesin, tartımlı adımların yıkacak çok duvar olduğunu söylüyor. Diren-sen. Damdaki küçük kızın aksinde ay tozuyla yıkanan sen. Kendi kaybında şimdi baş döndürücü biçimde efsaneleşmeye kesen sen. Hem kendine yanan yalınlığın hem etrafı yakan alevin. Seni bunun için çok seviyorum; dişi Hızır Aleyhisellam’lığın için belki de.




Valiz kapanıyor. Sözcüklerle zamana ağ germek işe yaramıyor. Su olup akıp gideceksin gidebildiğin yere. Billur cismanı bedenin benden yana bakıyor artık; ama müphem bir varoluşa asılmışsın. Derin bir sukunet içinde giderek küçülüyorsun, saatlesizleşiyorsun, zamansızlaşıyorsun. Saçından ayak tırnaklarına değin bütün hücrelerinle yıkanıyorsun, kabuk atıyorsun, tertemiz ışık diline bürünüyorsun, içindeki çocuk yara açılıyor giderek, görüyorum. Biraz daha gözlerimi kıstığımda karnında kocaman bir delik görüyorum, içinden öte taraf görünüyor, bir halka. Harf harf düşüyoruz içine ikimiz de.




Ne yapsam etsem sahip çıkamam bu ayrılık anına artık. Durduğun yerde çağlayan, kendi kendine dağlanan karaların içindeki kadınsın sen çünkü. Böyle durumlarda artık tesadüfî olmayanların peşinden gitmek, rüzgârda savrulan tuzumuzun daha da acımaması için. İçimizdeki nefret söyleminin dehşetengiz duygusundan sıyrılmak, kendi vahşetimizi de olumlayan bir kılıçtan geçirme düşü bu. Kanlı ülkeler, kanlı tarihler, kanlı günler, yaslar, yaralar…



Hepsi bir şekilde kabuk bağlar; ama hiçbir zaman kurumaz içleri.



“Kuruyup da pul pul dökülmedin ki sen Sırma” deyiverdim birden kendimi tutamayıp. Kapının eşğindeyiz.



“Tek başına olmak ölümdür abla.” diyorsun minik harflerle.



Kapatıyoruz kapıyı ardımızdan. İniyoruz merdivenleri usulca.



Vedalaşmadan ayrılıyoruz.



Bu kez sabaha karşı turuncuda kırk kilit vuruluyor üstümüze.
















17 Ocak 2009 Cumartesi

A WAY TO SOUL


I. WHEN DOLLY MEETS SOLE

She was, at full length, lying on that floor as cold as stone-cold when I happened to find her. Was she dead? How on earth nobody has seen this little creature here! So crinkled up just round the corner of this rest-room, oh no! Shit house… Yes this god damn bloody shit house, this cesspool! Oh so bloody place, “Tangoneon” “Caminito! So Buenos Aires! Anyways. Oh, no! That cleft forehead! Her forehead, left side, was drenched in blood; she was unconscious, I guess…and through that terrible bobbery I could still hear Caminito playing onstage:

Little path that time has erased,
That one day saw us pass by together,
I have come for the last time,
I have come to tell you my woes.
Little path, you were then,
embroidered in clover and flowering reeds,
a shadow you will soon be,
a shadow the same as myself.

I could still hear the crusty touch of high heels on waxed floor…Ladies and so called gentlemen…Not the right time to think about gentlemen, definitely! It is the time for just grabbing a bunch of used toilet roll and compressing her forehead. And throwing some drop of water to her face. Yes, water droplets, help us please! Oh, how severe! Running blood is all I could see now, so more toilet roll! All used and scarlet. Aha! Yes! And a bit of cologne—which I sometimes keep for myself in my purple bag— Yes! Now I could see the greenish eyes of her half-opening and chapped mouth hardly whispering “take me out of here!”

So, half alive she just leaned on me and my arms, free flowing, wrapped around her slim mignon body. I thought I should just sneak off, the back door opening to bus stops, a few yards to the Theatre. But no! No bus stop, for sure, look at us! There must be enough money somewhere in my bag, just for the cab. After all I’ll do some fancy lady’s hair tomorrow morning and I already have a hard tip from tonight’s cigarette selling; one good damn thing for tonight! Oh! I kept hearing jumble words of her now “if I could only…just...oh, don’t... don’t do that! ! Don’t! I say! where, is she, where now...”

When we were about to fade away in dusk, chilly breeze turned up to be more and more harsh and the fabric lined streets of my beloved Buenos Aires became more and more shady. Far behind I could still hear the laughing high heels running into each other, now with Fui Mos playing:

We were the traveler who doesn't beg, who doesn't pray
who doesn't cry, who lay down to die.
Go...!
Don't you understand that you are killing you..?
Don't you understand that I am calling you..?

That was how I found my Sole, my mignon, the dearest!

About twenty minutes later, we were safe, now at my place on north Paso Street, a little apartment facing towards a kosher food nexus and 19th Century Art Noveau Building, now in restoration. I prepared the small spring couch for her, changed one-week bed sheets and brought her a thick blanket. She lay down, hardly trying to speak. Her forehead was not bleeding anymore, but I rushed to the bedroom to grab a piece of clean cloth with a bit of tenture d’iyote. When I came back to her side, her eyes were wide open. I could see an amazing deep marbling green; too bright but still… Ah yes, the look of Edith Piaf.. somehow…Yes! She seems to poke out of somewhere, calling “Non, je ne regrette rien”. Now I realized I was just staring at her. Too much of staring, I guess. I decided to bring her some tea, to calm her down, whatever happened to her, tonight! I wanted to learn, I wanted to ask.. But.. How… When I was just about to pull myself together to bend towards the kitchen, she spoke. Yes, her words were barely heard. Or did I just get her wrong, Oh!

“I killed him, I guess”

“You, what??”

“I killed him…My husband…. and Ezra… my daughter...”

“What!! Oh, what! You killed your daughter too?”

“Oh no! She’s… She’s….don’t know…”

I could definitely feel the wind chill from my back ajar window, creeping inside. I have to make some tea, for sure. And now she couldn’t hold her deep green eyes open any longer; all of a sudden her head just dropped aside. Oh what a night! I sighed to myself. Who was she! Was she meant to die here!! In this cramped lonely cold apartment. What I needed is just this, in my blank blink life? I felt myself unceasingly rolling down and down, through a swirling hole tonight, as if I’m Alice in Wonderland… or Alice in Rednowland cause tonight I had enough blood, for sure.

Yes, I must make some tea. And put some music on, as well. Damn it! I love Tango, anyways, so Soledad. Playing now.

In my loneliness day by day,

my life was in agony.

The hurting gave me the courage,

to continue, to continue...

A few minutes later I sat beside her, holding a cup of tea in one hand, in case she wakes up. I wanted to touch her tight face somehow. She is a plain beauty, I say. Oh, I could see that deep green eyes and dry mouth opening again. Her voice sounds somehow dry as well.

“Please help me… I killed my husband, just stabbed him…cause… cause…”

Soledad.. is still playing…

“Ok, first take a sip here, it’ll calm you down, then tell me everything far from the start, please!” Without saying a single word, she, in a rather brisk way just bent down and grabbed the cup from my coldish hand and it all started since then. Now the mouth of her has turned into a breath of fresh air, a breath of fresh soul breaking through her bruised body, now telling everything just like a flash…

“My name is Sole…hmm…oh it hurts! My head! That bastard stole money when I was just coming from…it hurts…I remember him; but slight images revolving around my mind. Thank God, I still have my bag, identity cards and etc…Why did I come to that bar… I hate Tango you know, you love it, I guess. It is so cliche, passion and love and the wit, they say. Love does not exist! All imaginary relations everywhere. Oh my Ezra… where is she now? You know I killed him…”

She took a deep breath inside; as if she inhaled the every bit of bitter world surrounding her; she was in a way in her uncanny womb now; ready to rush out…ready to pour out…

“I was home early today, we had a boycott in the cafeteria, about food prices, and you know I work at that big clothing store a “Peuque” just a few meters to the Subway. I work as a “saleswoman”, they say so. I guess, I was home early today… and oh dear Ezra...and He!! He was pushing Ezra towards the wall; the only hanging picture- Klimt falling down, breaking into pieces. And he was swooping down on my Ezra, making those familiar groaning, eyes seeing red, the familiar beast self once more; clumsy but breezy hands all over my little Ezra’s body. Like Leda and the Swann, all I can say;

A sudden blow: the great wings beating still
above the staggering girl, her thighs caressed By the dark webs, her nape caught in his bill,
He holds her helpless breast upon his breast….

“Ezra could not scream or shout. I know she was frozen deep inside, somewhere; motionless, without any kind of reaction; locked!

“So I knew the silence, I knew it, believe me but eventually I heard her body bursting out; screaming all over again. Zeev didn’t notice me at all; he was far too occupied. And my mind…and my body. I felt totally paralyzed. I felt I was at the edge of an abyss, dark waves mounting up; up to my neck, taking my life all at once. I could not breathe for a while; it ached far too much and when I started to breathe heavily all I took inside was just smoke; tasted completely dark and cruel. And my mind kept saying the word on and on. I, on my tiptoe, went to the kitchen. I remembered the very first day that I embraced my little Ezra into my arms…

“So a few minutes later…three stabs on the back… and the greenish carpet was already full of blood just creeping away, creating a thin path. All I can say is, now…all I can know is.. All I figure out is …but Ezra!”

Soledad…has stopped playing… I must change the record, now… But as I sat and listened to this mignon woman, called Sole, my whole body seemed to be buried under white muddy avalanche. I was totally shaken by deadly snowpack and my heart was sunk into deep blue waters. Cold. It is damn cold. I can’t laugh anymore. I can’t do my usual giggles anymore. What have you done to me, Sole?

Adios Nonino

Playing now….

Dream of the past that accuses me,
hands that don't want to forgive.
Friendly pain of existing with your shadow,
regret of knowing you are good.
Distant pain of hearing the dead voices
that name you again and again.

“Where is Ezra now?”

“Don’t know…I really don’t know…I was deep frozen, as cold as marble; could not speak, move or feel anything for a while. Just following the thin bloody path rolling around me; could not feel anything but nausea; could not touch anything, but my head just fell into my murderous sweaty hands, I guess. And when I opened my eyes and moved my body I realized she was not there… she was not there…The door was half open. I could hear people laughing downstairs in the second floor. I could hear people walking in high heels, in quicksteps. But I could not hear my Ezra’s… could not feel that she was there. She was gone. Gone! I was totally frantic and went out to look for her… Each corner, street, cafes, restaurants, bars…and I ended up at Caminito…and then you…Oh! Don’t know where she is now…I’m going frantic. It hurts a lot…”

This should be the utmost destination where words don’t really get along well with us, because I don’t have anything to say now, to this mignon woman. She was already overdone; her eyes were about to fall asleep once more. I just stooped down and whispered: “Try to sleep now. Let us see the morning then. We’ll figure it out, I guess.”…

Oh what a night! I once more had the deepest sigh in the world, maybe. In the small hours of the morning I should have some sleep too. The music… Stopped…Hard times.

II. WHEN MORNING HAS BROKEN

I got up dazed and confused. Little people, something like Lilliput people, were in my hell head, hammering me all through that couple of hours of the remaining night. I put on my purple flowered blouse and tight jeans and went to living room. It was a damp –usual-- morning; I could feel the tapping water from –once more-the broken pipes and feel wet fog definitely creeping inside. Sole was still sleeping. I thought to myself once more; she is a plain beauty; from a to z. Her name Sole and her soul…what a matching couple, dear! I should turn on the heater, make some tea and prepare a French toast for her.

“Heey, is that you?”

“Oh dear, are you awake or have I disturbed you, Sole?”

“No, no I’ve just woken up.. It seems it’s been ages since I’ve been sleeping on this sofa.”

“How do you feel today, do you have any pain, your forehead?” I guess I was trying to show that she must not be afraid of me and of this small apartment.

“No, it hurts a little, but I’m allright. Thank you. Thanks. What’s your name, by the way?”

“Hmm, Dolly. I’m Dolly.”

“Is that all? Dolly! It sounds much like a nickname or…”

“No, my name is Dolly and I have a good plan, I tell you.” I smiled at her. And she, in return, smiled at me; she has that crooked smile, oh dear!

While we had a long-breakfast, she seemed much better; but kept telling me about Ezra. I couldn’t read a single mark on her tight face, telling me that she regrets of her murder. No! Not even the slightest clue. She seemed far too confident and somehow bright; but kept wondering only one word: Ezra. So I told her my humble plan. She, once more returned a crooked smile at me; this time a smile of gratitude and trust, I guess.

About half an hour later, we swept into a trampede of commuting pedestrians, swirling around ourselves, on all sides. We fled to the nearest side street to escape the onslaught of people and extended range of shops, kiosks and also heavy traffic. So once more welcome to our Jewish district of beloved Buenos Aires, the garment district “Balvenera” with fabrics with all kinds and bright colors, bazaars, markets; somehow resembling lower East Side of New York. It was 15.00 in the afternoon. So where to look first? It was for sure she wouldn’t go back to the home. Actually neither of them would go! So where would Ezra go first? Or if she felt like hiding where should we go ahead? I looked at Sole, her tight face one more. The bandage on forehead just told me everything, in fact: somehow I got the green lights of where to head for.

“Does she like or hate Tango, like you?”

“Oh, are you asking me this? No, she loves it. She is now 14 and she’s been dancing Tango for 2 years. I’ve already checked out some places, just after… you know…But why do you ask?”

“Maybe we should start looking…at some other bars or cafés; rather than hospitals or somewhere like that. You told me that she longs for taking her liberties; a waywardly girl!

“That’s right, you know I’ve always told her that she is somehow too young to get engaged in… but dear, she never listens to me! And I know that she has some friends, all of them just gather together at that bohemian place; they call it “Garage del Tango”, I guess. It should be down; a few meters walk from the Folks Theatre…at the far end of Rivadavia Street. I’ve not been there just after…you know…and I don’t know why I couldn’t think of that…why…”

While we were walking down along the Corrientes Avenue 348, stone red and creamish art noveau buildings seemed dwindling away and we were branching out each corner, shop, traffic light, large and small food nexus, tobacco package store, cars, pedestrians just to see a familiar face; maybe a friend of Ezra’s. Sole was far too nervous than last night but at the same time seemed far self-assured. She is a woman of contradictories I guess. Now far from the corner, Florida, I heard slight twilight tunes of Buenos Aires playing

My beloved Buenos Aires,
the day I see you again,
there will be no more sorrow or forgetfulness
The lamp of the street where I was born
was witness to my promises of love,
It was under its dim light that I saw her
I saw my pebeta as bright as a sun.
Today luck wants me to see you again,
you my beloved city porteña,
and I hear the lament
of a bandoneón,
asking for his heart to be set free.

Oh! I must call the big boss, to let him know… I’m here all day long and night. It is already 17:00 pm. During our hectic walk, we happened to find ourselves in an awkward silence for a while; continuing to the end of the Avenue. But when she saw the red bricked building with an iron-forged door… It was just behind the rather old post-office at the narrow twilight corner she grabbed my hand and led me towards that bohemian look building. I could hear the damn good old music Carlos Gardel; “Por Una Cabeza”… Once you hear this marvelous and somehow shivery tune you never think of the lyrics! Yes! Ironically it is about a man and horse-racing.

Losing by a head of a noble horse
who slackens just down the stretch
and when it comes back it seems to say:
don't forget brother,
You know, you shouldn't bet.

Anyways…she… Ezra was not there. They haven’t seen her since yesterday; and nobody knows where she was all day long but….I held Sole’s hand tight on the way back. Now she was trembling like leaf, fell in dead-end street. I closely embraced her and she let her feet take our way. At least we got a clue or a slight possibility of Ezra being at somewhere: thanks to her friend. It was Alex who told us the addressse: Café de Los Angelitos; where there would be the big tango dance tonight! With foreign dancers from all over the world. Oh! where the hell is it? I guess we should take the bus…

III. WHEN SOLE EASES HER SOUL

DESTINATION

She was with me all the time; who is she, really? I know her only by her fanciful name, Dolly. She has that unique affectionate look hidden behind her weird giggles. But somehow she is like the silence after a devouring tornado. I would have been half-dead without her, I guess. I would have stepped on Nowehereland. I like the way how she combs her long reddish hair, how she talks in a rather scampish manner. She reminds me my Ezra in her daisy spirit. She is somehow interestingly cheerful but at the same time one can read her “blues” deep inside. And I don’t believe that Dolly is her real name. Just oscillating between here and there; like me, my youth self. She told me that she works as a hairdresser in her district; north Paso Street; doing some fancy hair all of her morning time or fancy nails. And she told me about those tango bars where she sells a mixed bag of cigarettes; as her nightshift. She was Greek in origin; immigrated to Buenos Aires when she was just 5 years old, I guess. Whenever I asked about her parents, she did her usual giggles and used to change the subject right away.

Now, we headed towards the Avenue once more. It was dark already. I could feel the tall art novae facades put their olden- wretched eyes on all over me, wherever I turn myself over. The red tarpaulin restaurants with joyous people inside, still like-heck of people carrying large and small bags, walking back and forth, shining grocery stores about to take down the shutters, still the heavy traffic with annoying horners or range of parked cars at both sides of the Avenue, the great Synagogues hidden back sides, my beloved Japanese Gardens far from the traffic or my favorite shop with blue-red paints “Museo De Cera”… We just passed all of them and it was far beyond nightfall time now. My heat was sunk in nightfall as well. I was far too nervous… anxious… but somehow all right. I killed him! I knew it was coming; sooner or later. What if… What now… What if the policemen.. I don’t want to think about at all. I only long for finding Ezra now… and maybe start up all over again. Just like that…Like this.. And who is Dolly actually? I have that stiff feeling inside which I can’t know why; but I trust her. I must trust her. Now we took the bus 401 A to San Luis Street and then…

We found ourselves on a street lined with kosher bakeries at Lavalle Street. There was the Plaza del Congereso just on the right corner. At the behind –sight there was one of the great Synagogues; a wrought iron gate stood proudly in front of a beautiful white staircase leading up to the magnificent white arches which make up the entrance of this domed piece. I used to visit the Synogogue with my little Ezra, when she was just a baby. For God’s sake I must, we must, find her! Just then, Sole pointed at the flashing marble signboard with two angels on the left side, with its stained-glass shining door. This is not a café I thought; just another world, another phase of life you know…full of bohemian charm but people are not like us, very different from us here, for sure. And they wouldn’t let us in, as sure as eggs is eggs. What and how could Ezra find here? I was hesitant to look inside. It was a vast ambitious architectural piece displaying luxury and distinction, even in the most insignificant details. It was for poets and musicians, I guess. We headed towards the door, two men waiting for us. I could definitely hear Astor Piazzola’s LiberTango— maybe the last piece for today

Strange, I’ve seen that face before,

Seen that face hanging round my door

Like a hawk stealing for the prey,

Like the night waiting for the day….

playing in the dance hall. After a ten minute talk we learnt that she was gone…She came for the Tango show with some of her friends; she was dead-beat, crying all the time and was delirious…wandering nothing else but one single word “Mommy, Sole…” but she insisted on watching the show. Well, of course she couldn’t get in. She was just too young! Two of her friends accompanying tried to calm her down; wanted to take her to her mom, to wherever she was. But Ezra was flying in the face of everything telling that she can’t go back…just can’t go…No matter how vengeaously she kept on saying “I love…Sole…my mom” She told that she just can’t go back…Ever! No matter what has happened…

The very moment, in the middle of the conversation with the two men just infront of the door way, Dolly rushed into the saloon just like a lightning. Of course, the two bulky men were far steamed up but I eventually placated them and I was dying to know what Dolly was doing in that widely glittering saloon. Luckily, just after a while she came back panting; as if she has swallowed the whole world all at once. She bent over my right side and whispered in my ears: “Trying to head towards Istanbul! With a help of some friends. What the hell your daughter planning got any idea?”

As soon as I heard the word “Istanbul”, I felt haunted by a heart-pounding spirit; ripping of myself out. I thought about my dear mother at the ripe of an old age; living in Istanbul now; in Galata where she embraces the joyous spirits of our Sepharad Jewish ancestors; where she would tranquilly pass away; where she had drawn her first breath, childhood and youth. So one cold December morning, long time ago, she had packed her bags and belongings so to leave Buenos Aires; to head for Turkey, Istanbul; to her dear heritage and roots. And it was long time ago. I say. Now the whole world seemed jammed into my-let’s say-murderous but somehow free hands. Nostalgia and longing together burst out a crusty breeze far from Turkey to the heart of Buenos Aires; at this very moment; here and now. I thought nothing else but my far belated decision which I should have taken before the forthcoming tempest, I guess.

“Well, I know what she tries to do, Dolly. She has always asked for this since I told her about the dear grandmother and Turkey. And now this is her chance; she will go for it; I know her. But how on earth could she dare to get engaged in such a… even without anything or money? Or how could she think of going so far away at such a time; you know I killed him and the rest is not silence…”

“I know my dear…I guess she has this big trauma now. But listen to me first….she is in safe hands, try to simmer down, please…” As she continued telling me what she has learnt from that waitress in the Café –Maya, who actually turned to be a distant friend of Ezra’s- I was once more puzzled with my own daughter. But I guess we have many similarities; all three of us; mirroring each of our depths, hearts and minds more or less the same way. We all have something repressed deep inside, we were somehow “out casts” and you see, it was all in the saddle now and then, just to go rounds. I bet Dolly is her nickname….

Now two and half more hours to my Ezra’s flight… I was far beyond anxiety and longing. As we hit the road for the Airport,”Ezeiza Ministro” I strangely felt lion-hearted; after all I must think of yesterday and today. And we, once more, fell into an awkward silence and somehow confusion while trying to get a cab, in less than no time.

What if Dolly just goes back to her home just after we catch the flight-we should catch it, hopefully! What if she just gives up, saying this is far too much for her simple young life as opposed to mine; probably she only wanted to help someone who was in a big trouble. Or what if… These were the open-ended questions ragging my mind…

In the cab, I pulled myself together and dared to ask if she’s ever been to Istanbul or not…

“Well, no! And you know what, I’d love to! I’ve been stuck in my beloved district since ages, let’s say, you know; just an immigrant working girl; called as “Dolly”; damn! I hate it, you know!”

“So?

“Oh yes! My-real- name is Dasha; It was also my grand-grand mother’s name from Thesellia-Greece; meaning “a gift”, “sometimes a gift from God”, if you believe it, of course. Well, I don’t believe in it at all, I mean, God!”

It was already after midnight now. Dolly, I mean Dasha, asked the pretty slug driver to go a little bit faster. Now, I could see the slight raindrops falling on window glass. Somehow, I narrowed my eyes until I could perfectly absorb the mottled patterns of bright city lights, running along each corner of Buenos Aires.


Yazan: Deniz Gündoğan/Bir deneme....

******** ******** ********


31 Ağustos 2008 Pazar

HEYKEL

HEY-KEL

Çok soğuk. Bütün uzuvları, kıvrımları. Dondurucu neredeyse. Kalın kaşları, hafif badem gözleri, kalkık burnu. İnce elleri, biçimli kolları, taraklı ayakları. Bembeyaz. Pamukça düşen karlar yutmuş onu. Ve bir insan boyunda duruyor öylece. Tam önünde. Demir atmış bekliyor. Evin içinde, yatak odasının sağ uç köşesinde… Ferforje boy aynasından yansıyan cılız ip ışığında. Yatak çarşafının solgun sarısını dikine kesen ışık altında. Bıyık altından bakıyor. Nereye? Bunu bir tek kadın görebiliyor. Ölgün, sarı çiçekli nevresim takımını aşk diye bir şeyden kudurtan. Çiçek coşturan çarşaflar sonra. Kan kırmızısına kesen; ya da ezilmiş nar taneleri kıvamında. Niçin? Çünkü buz gibi şey önünde işte. Şey. Bir nesne. Aşkın öznesi olmaya özenen; öylesine.Ama olamayan bir türlü. İçinde fokurdayan azgın bir şey varmış gibi. Gibilerden bir hayat. Belki de bir hayâl… Sahip olunası, ama hiçbir zaman kendisinin tutamadığı bir şey. Onun bembeyaz bir bedende yeniden görünmesi. Rüyalara rengârenk fırça darbeleri . Kabuslara zifiri bantlar. Ağzına yapıştırılmış suskular. Siyah cam dudaklar. Ama göz. Görüyor.

Kaptan.

Son seferine çıkmadan önce. Şapkasıyla. Gereğinden fazla mağrur. Kalın kaşları çatık. Kalkık burnu ne güzel. Dudaklarıysa sade bir mermer parçası. Pürüzsüz. Ve öpülesi. Üniforması ve düğmeleri. Kadınına hep kapanan o düğmeleri. Uykuda değil ama. Sonra başkasına açılan belki de… Belki değil aslında. Kendiliğinden; hiç düşünmeden. Şık pantolonu; incelikli ütü çizgileri daima. Kadını hiç buruşturamamış o pantolonu. Buruşturduysa da anımsayamıyor. Artık. Çok önce belki de. Gençliğin o ilk dokunuşlarında… Pencerelerden süzülen yağmur damlaları. Hızla giden bir trenden atlamak el ele. Ya da öyle şeyler işte. Anımsamak yakıyor yüreği. Elinde yine piposuyla görmüş ilk onu, mesela. Köşeli çenesini çevreleyen simsiyah sakalının ucundan gülümsüyor. O pipo… Tel sarma işlemeli kahverengi pipo. Minyatür kaptanın piposu da ağzında yine şimdi. Görünmeyen dumanlar her yerde. Bütün oda. Boğulmalarda. Suratı, burnu, ağzı. Yüreğini ince damarları soluyor dumanı. Ciğerleri simsiyah kanatlarla havalanıyor. Kendisi kara bir kadın; karşısındaki aklar içinde bir adam. Oysa, söz vermiş ona… Çok önce…

“Merak etme; birkaç hafta sonra gelir alırım heykeli…”

Öyle diyor adam.

Ama gelmiyor… Gelmiyor kendi heykelini almaya. Öylesine her şeyin farkında çünkü. Kadınını adamıyla baş başa bırakıyor. Bilerek. İnadına. Ve kadın…Narsisimin azgın köpüklerinde nicedir. Dibe çekiliyor. Kayboluyor giderek. Aslında bıraktı bırakacak adamı. Ama hep bir engel. Hümeyra’nın sesinden “Kördüğüm”. Her gün. Her gündüz, her gece. Ve gecede uyku. Şeker tadında bir ölüm, her nasılsa. Soğuk ama heykeli yanına aldığı an başında bitiveren o arsız ölüm. Yalnız değil; kimsesiz değil. İnsansız çünkü. Bırakmaya hazır değil çünkü. Bir öpücük daha. Başını da göğsüne koyversin hele. Ay görünmez olsun. Ondan sonra. Adam yok, heykel var..

Nasıl…

Ve Heykel gecede var… Koynunda. Onu yatağa taşımanın terinde ama onu öpmenin serinliğinde.

Ne zaman

Ve Heykel gündüzde yok. Güneş doğduğunda yatağın sağ tarafı boş çünkü. Odanın öteki ucundan bir soğuk günaydın sadece.

Kadın kahvaltı tabağındaki böğürtlen reçelinden bir kaşık daha alırken… Anımsamak yakar yüreği…

Son seferine çıkmadan önceki gece gözlerinin önünde şimdi:

Bir değil iki kişi olarak geliyor eve adam. İki kaptanı var evin artık; kadının da iki adamı. Ya da kadın öyle sanıyor.

Akşam yemeği için bahçedeler. Maço, bahçedeki taş havuzun bir kenarına kıvrılmış uyuyor. Habersiz, telaşsız. Sonra. Taş kesiliyor evren. Girintili çıkıntılı, eğri büğrü koskocaman bir taş. Zaman susuyor.

“Gidiyorum ben, Lale…Gidiyorum uzunca uzaklara. Sen gelmedin. Hiçbir zaman. Ben gittim. Gittim ben. Sensizliğe alıştım.”

Zaman patlıyor. Her bir parçası etrafa… En sivri uçlusu Lale’ye batıyor. Canı çok acıyor. Çok ama.

“Sana bu heykeli bırakıyorum. Bir süreliğine elbette. Ben gidiyorum. Adaya. Su’ya.

Merak etme; birkaç hafta sonra gelir alırım heykeli…”

Ve Adam, Kadın’ı yaratıyor; şekil veriyor yeniden. Yaratılış efsanesindeki gibi. Cennet bahçesi. Adam, kaburgası değil şimdi. Ama ruhundan bir parça elinde. Oynuyor öylece. Bir oyuncak gibi. Oyun hamuru gibi. Çok önce bir kalp yapmış. Küt küt de küt… Pat pat da pat. Şimdi de kızıl saçlar arasına aklar dolanmış orta yaşlı… gözü de yaşlı… bir oyuncak. Yaratıyor. Burasını kanatayım biraz; biraz da şurasını… Orasını….

Düşünüyor Lale şimdi. Anımsamanın yangın yerinden düşüvermiş yeryüzüne artık. Birbirlerine ait ne kadar da farklı anılar aslında. Kadın, “öteki”ne, “Su”ya karşın…. Tek bir hamlede düşüveren bir can. Ezilmiş, çürümüş ama. Adam, yepyeni. Yağmur sonrası toprak kokusu gibi. Sadece saklı kalmış adası için… Gidiyor. Tek yönlü bir bilet.

Şimdi kadın ve zihin. Yinelenen oyunlarda; saklambaçta… Yakan topta belki de. Çünkü adamın elinde ağırlığınca bir top nicedir. Çünkü heykelini de gelip almıyor Besbelli inadına. Her şeyi o kadar aydınlığın kucağına bırakıp gidiyor.

“ Güzel bir yere koyuver bu güzel beyaz adamı, Lale. Bir şey olmasın. Hatta her gün iyice bakıver de toz moz olmasın. Merak etme; birkaç hafta sonra gelir alırım heykeli…”

Alay ediyor açıkça. Küstahlığını simsiyah sakalı bile gizleyemiyor. Sonradan burjuvaziliğini de… Motoruna atlayıp gidiveriyor öylece.

Gene şarkılar söylemeye devam olsun…

*Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni…

Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni…

Gitme gitme, gittiğin yollardan dönülmez geri

Gitme gitme , el olursun sevdiğim incitir beni

Sonra… Günlük oyalanmaları, çevirileri, yazıları devam olsun. Lale. Yazar Lale. Daha çok içine kaçan bir kadın. Gözlerinde tren yolları. Yüreğinde kuşlar. Bir düşünüyor, iki düşünüyor… Romanları, öykülerin aşkları ve Lale. Görüyor her şeyi orada; ama konuşmuyor. Yalan diye bir şey yok galiba! Anlamaya başlıyor. Ama zamanla….

Saniyeler, dakikalar, saatler

Günler, aylar, yıllar

Takvim yaprakları birbiri ardına. Lale’nin inandıkları da birbiri ardına… Şeye benziyor bu. Devrim inancına sanki… Sosyalizmin çökmesi. Ve gençliği. Ve geriye. Uğruna direndikleri; kaptanla birlikte… meydanlarda, sokaklarda. Beyoğlu’ndaki o ufacık evde…Çıplak sarı bir ampul ışığında bir gaz sobası eşliğinde. Düşledikleri dünya. Eşit insanlar. Haklar. Daha iyisi için. Pankartlarla, dövizlerle, afişlerle, sloganlarla. Hele o “Mayıs”! Ne kadar gerçek. Ne denli umut. Bir o kadar gözyaşı. Küskünlük aslında. Alandaydılar. Her şeye karşın.

Ama şimdi…. İnandıkları…özgürlük…her şey uçuveriyor. Sadece ürkek bir hayâl geriye. Tutsak fena halde şimdi. İnancından, düşüncesinden ötürü de tutsaktı, otuz yıl öncesi gibi. Ama kaptan vardı o zaman; gerçek bir kaptan hem de.

Heykel’i yoktu en azından…O günlerde….

Saniyeler, dakikalar, saatler

Günler, aylar, yıllar

*1980, Ezginin Günlüğü

Ve hayat artık. Görüyor ama hiç mi hiç konuşmuyor…

Ve hayat artık. Dinliyor ama ne bir söz ağzından….

Ve hayat artık. Bıkıyor bütün bunlardan.

Ve hayat yüreğinden, gözlerinden geçerken bir gün:

Ayıyor. Her nasılsa.

Konuşuyor “yeter artık. Çünkü sen kayboldun. Geri dönmen imkansız. Önce gerçeği söyle ve sonra yap istediğini…”

Lale de şaşırıyor. Kafası çok ağır çünkü.

Yeter artık; hiçbir şey eskisi gibi değil!! Lale’nin birinci çığlığı…

Yeter artık; aslında SEN hiç sevmedin ki!! Lale’nin ikinci çığlığı…

Çünkü ben kayboldum, geri dönmem imkansız!! Lale’nin üçüncü çığlığı….

Oturduğu yerden kalkıyor. Kalkmayı beceriyor. Daktilosunu kaldırıyor masasının üzerinden. Kaç günlük kimbilir geceliğini çıkarıyor üzerinden. Mor çiçekli uçuşan elbisesini geçiriveriyor hemen. Kolsuz ve v yakalı mini bir elbise. Bedeninden utanmıyor bu sefer. Zaman ve yaşam. Biriktirdiklerinden utanmıyor tuhaf bir şekilde. Ve hayat. Her şey böyleyken kalk diye fısıldıyor artık. Ve hayat canına tak etmişken git diyor artık. Duyuyor Lale. Her iki kulağına kaçan Su… Onu tıkamıyor artık. Nedense. Çünkü açılıveriyor birden kulakları… Kirli kopkoyu bir sıvı. Ötedeki denize akıyor öylece.

Şimdi telefon rehberine yöneliyor istemsiz. Eski tanıdıklara dair bir iki şey arıyor. Buluyor. İnce dudaklarında çarpık bir gülümseme. Günlerdir taramadığı saçını ellerinin arasına alıyor. Düğümlerini çözmeye başlıyor. Tarıyor… Tarıyor. Tarıyor. Taranmamışlığı. Önce topuz… Eline söyle bir sarıveriyor upuzunluğu. Ama sonra vazgeçiyor. Nedense. Açık kalsın. Dökülsün. Omzundan aşağıya. Çünkü… … İçinde sıra sıra trenler, yollar geçmiyor. Artık. Son durak. Valiz toplanmalı. Hayat uyandı çünkü. Biraz uzağında upuzun yeşil yollar. Güneşi üstünde tüten ayçiçek tarlaları.

Ve hey hayat yine… Önlemler, yasaklar. Hepsi siliniyor ardı ardına. Kendi kendine koyduğu ışıksızlık… Şu uyku hali…Sevgisizliğin boşluğu. Sessizliğin koynu. Tablo boşalıyor giderek…

Bahçe kapısından çıkıyor dışarıya. Kaçar gibi Lale. Anahtarını almıyor. Kapıları kilitlemek yok Kilitler fora! Karşı kıyıdaki Midilli’nin ışıkları yanıyor gözlerinde. Alacakaranlığın ortasında, dallarda zerdali çiçekleri ve rüzgâr. Uzunca zamandır gördüğü düş— kabus- . Esinti alıp götürüyor. Uzunca uzağa. Kanadıyla saçlarında huzur, ellerinde nergis kokusu. Lale kokusu. Çünkü eski bir sevdadır akıntıya karşı kürek. Eski bir sevdadır eski hayâlleri aramak. Ya da her neyse artık… Çözülüyor. Yumuşuyor. Ayakları çilek tarlasında. Yaban çileği kokusu. Yürüyor ardına bakmaksızın. Dilinde bir gençlik şarkısı; “şimdi ben oldum yeniden”… diyerek… Yürüyor. Omzunda küçük bir çanta. Heybemsi. Kasabaya iniyor ağır adımlarla. Oradan da… Kübalı bir grup gelmiş. Çok iyi jazz-latin çalıyorlamış. Eğlenceli olurmuş. Öyle söylendi telefonda.

Kasabadan biraz daha uzakta şimdi Lale. Arnavut kaldırımlı sokağı çoktan geride bırakıyor. Bir tarafında kavun tarlası bir tarafı beton sahil kent. Minibüs bekliyor.

Ne kadar uzun zaman oluyor bir araca binmeyeli, pencere kenarına oturmayalı. Camı açmayalı. Aracın hızıyla… rüzgârda saçları dağılmayalı. Hepsi oluveriyor şimdi. Minibüs şoförüyle bile… sohbet ediyor. Oysa ne kadar olmuştu…İçine kaçalı. Şimdiyse… neredeyse vahşi bir şeyler çıkıyor içinden, açık camlardan. Dışarıya kaçıp giden… Sadece giden… Keşfi aleme doğru. Gecikmiş de olsa…

Bazen eski defterleri açmaz mısın ya da sadece kapamaz mısın? Bir kitap kapağını kapar gibi… Bir pencereyi rüzgârdan kaçırır gibi…Ya da rüzgârı pencereden… Öylesine sade. Sorgulamanın yaprakları dökülüyor çünkü. Çıplak bir ağaç geriye. Yerde kurumuş, içine büzüşmüş yürekler. Sarmal ölgün ruhlar…Kapanan defterde hepsi şimdi. Defterse…Bir yangın yeri… Küllerinden doğamayacak kadar…

Yepyeni Lale Kabuk atmışlığın hazzında; duru şaşkınlığın keyfinde; tıpası açılan kulaklarının sesinde; yaban çileği kokan yüreğinin sarhoşluğunda. Ameliyattan yeni çıkmış sanki.

Heykel?

Bahçe kapısından çıkmadan önce duraladı… Ne dersin şimdi buna hayat?Ne dersin ha? Hayatın her duruma hakkı var mıydı?

Bodrum katında olmalıydı. Bütün alet edevatların içinde. Aklına ilk gelen o oldu nedense…

Sonra… Bembeyaz parçalar… Evin her köşesinde…Bir el, bir kol…bir pipo… bir bacak, bir ayak… Nicedir suskun balyoz da dayanamamış açmış ağzını artık. Bir burun, bir kulak… Yerlerde sürünen şapka kırıkları…Mağrur kırıklar… Tuzla buz olmuş dudaklar…Mühürlü dudaklar… Geriye…Mermer toz parçacıkları…Sadece…

Hey-kel…

İçimdeki sulara
İçimdeki sazlıklara
İçimdeki bataklıklara
Seni bırakıyorum*

Bırakıyor...Öylece... Başka bir ben’e...Huzurla... İnce dudaklarında hafif... haylaz... bir... gülümseme....

*Seni Bırakıyorum,Lale Müldür