31 Ağustos 2008 Pazar

HEYKEL

HEY-KEL

Çok soğuk. Bütün uzuvları, kıvrımları. Dondurucu neredeyse. Kalın kaşları, hafif badem gözleri, kalkık burnu. İnce elleri, biçimli kolları, taraklı ayakları. Bembeyaz. Pamukça düşen karlar yutmuş onu. Ve bir insan boyunda duruyor öylece. Tam önünde. Demir atmış bekliyor. Evin içinde, yatak odasının sağ uç köşesinde… Ferforje boy aynasından yansıyan cılız ip ışığında. Yatak çarşafının solgun sarısını dikine kesen ışık altında. Bıyık altından bakıyor. Nereye? Bunu bir tek kadın görebiliyor. Ölgün, sarı çiçekli nevresim takımını aşk diye bir şeyden kudurtan. Çiçek coşturan çarşaflar sonra. Kan kırmızısına kesen; ya da ezilmiş nar taneleri kıvamında. Niçin? Çünkü buz gibi şey önünde işte. Şey. Bir nesne. Aşkın öznesi olmaya özenen; öylesine.Ama olamayan bir türlü. İçinde fokurdayan azgın bir şey varmış gibi. Gibilerden bir hayat. Belki de bir hayâl… Sahip olunası, ama hiçbir zaman kendisinin tutamadığı bir şey. Onun bembeyaz bir bedende yeniden görünmesi. Rüyalara rengârenk fırça darbeleri . Kabuslara zifiri bantlar. Ağzına yapıştırılmış suskular. Siyah cam dudaklar. Ama göz. Görüyor.

Kaptan.

Son seferine çıkmadan önce. Şapkasıyla. Gereğinden fazla mağrur. Kalın kaşları çatık. Kalkık burnu ne güzel. Dudaklarıysa sade bir mermer parçası. Pürüzsüz. Ve öpülesi. Üniforması ve düğmeleri. Kadınına hep kapanan o düğmeleri. Uykuda değil ama. Sonra başkasına açılan belki de… Belki değil aslında. Kendiliğinden; hiç düşünmeden. Şık pantolonu; incelikli ütü çizgileri daima. Kadını hiç buruşturamamış o pantolonu. Buruşturduysa da anımsayamıyor. Artık. Çok önce belki de. Gençliğin o ilk dokunuşlarında… Pencerelerden süzülen yağmur damlaları. Hızla giden bir trenden atlamak el ele. Ya da öyle şeyler işte. Anımsamak yakıyor yüreği. Elinde yine piposuyla görmüş ilk onu, mesela. Köşeli çenesini çevreleyen simsiyah sakalının ucundan gülümsüyor. O pipo… Tel sarma işlemeli kahverengi pipo. Minyatür kaptanın piposu da ağzında yine şimdi. Görünmeyen dumanlar her yerde. Bütün oda. Boğulmalarda. Suratı, burnu, ağzı. Yüreğini ince damarları soluyor dumanı. Ciğerleri simsiyah kanatlarla havalanıyor. Kendisi kara bir kadın; karşısındaki aklar içinde bir adam. Oysa, söz vermiş ona… Çok önce…

“Merak etme; birkaç hafta sonra gelir alırım heykeli…”

Öyle diyor adam.

Ama gelmiyor… Gelmiyor kendi heykelini almaya. Öylesine her şeyin farkında çünkü. Kadınını adamıyla baş başa bırakıyor. Bilerek. İnadına. Ve kadın…Narsisimin azgın köpüklerinde nicedir. Dibe çekiliyor. Kayboluyor giderek. Aslında bıraktı bırakacak adamı. Ama hep bir engel. Hümeyra’nın sesinden “Kördüğüm”. Her gün. Her gündüz, her gece. Ve gecede uyku. Şeker tadında bir ölüm, her nasılsa. Soğuk ama heykeli yanına aldığı an başında bitiveren o arsız ölüm. Yalnız değil; kimsesiz değil. İnsansız çünkü. Bırakmaya hazır değil çünkü. Bir öpücük daha. Başını da göğsüne koyversin hele. Ay görünmez olsun. Ondan sonra. Adam yok, heykel var..

Nasıl…

Ve Heykel gecede var… Koynunda. Onu yatağa taşımanın terinde ama onu öpmenin serinliğinde.

Ne zaman

Ve Heykel gündüzde yok. Güneş doğduğunda yatağın sağ tarafı boş çünkü. Odanın öteki ucundan bir soğuk günaydın sadece.

Kadın kahvaltı tabağındaki böğürtlen reçelinden bir kaşık daha alırken… Anımsamak yakar yüreği…

Son seferine çıkmadan önceki gece gözlerinin önünde şimdi:

Bir değil iki kişi olarak geliyor eve adam. İki kaptanı var evin artık; kadının da iki adamı. Ya da kadın öyle sanıyor.

Akşam yemeği için bahçedeler. Maço, bahçedeki taş havuzun bir kenarına kıvrılmış uyuyor. Habersiz, telaşsız. Sonra. Taş kesiliyor evren. Girintili çıkıntılı, eğri büğrü koskocaman bir taş. Zaman susuyor.

“Gidiyorum ben, Lale…Gidiyorum uzunca uzaklara. Sen gelmedin. Hiçbir zaman. Ben gittim. Gittim ben. Sensizliğe alıştım.”

Zaman patlıyor. Her bir parçası etrafa… En sivri uçlusu Lale’ye batıyor. Canı çok acıyor. Çok ama.

“Sana bu heykeli bırakıyorum. Bir süreliğine elbette. Ben gidiyorum. Adaya. Su’ya.

Merak etme; birkaç hafta sonra gelir alırım heykeli…”

Ve Adam, Kadın’ı yaratıyor; şekil veriyor yeniden. Yaratılış efsanesindeki gibi. Cennet bahçesi. Adam, kaburgası değil şimdi. Ama ruhundan bir parça elinde. Oynuyor öylece. Bir oyuncak gibi. Oyun hamuru gibi. Çok önce bir kalp yapmış. Küt küt de küt… Pat pat da pat. Şimdi de kızıl saçlar arasına aklar dolanmış orta yaşlı… gözü de yaşlı… bir oyuncak. Yaratıyor. Burasını kanatayım biraz; biraz da şurasını… Orasını….

Düşünüyor Lale şimdi. Anımsamanın yangın yerinden düşüvermiş yeryüzüne artık. Birbirlerine ait ne kadar da farklı anılar aslında. Kadın, “öteki”ne, “Su”ya karşın…. Tek bir hamlede düşüveren bir can. Ezilmiş, çürümüş ama. Adam, yepyeni. Yağmur sonrası toprak kokusu gibi. Sadece saklı kalmış adası için… Gidiyor. Tek yönlü bir bilet.

Şimdi kadın ve zihin. Yinelenen oyunlarda; saklambaçta… Yakan topta belki de. Çünkü adamın elinde ağırlığınca bir top nicedir. Çünkü heykelini de gelip almıyor Besbelli inadına. Her şeyi o kadar aydınlığın kucağına bırakıp gidiyor.

“ Güzel bir yere koyuver bu güzel beyaz adamı, Lale. Bir şey olmasın. Hatta her gün iyice bakıver de toz moz olmasın. Merak etme; birkaç hafta sonra gelir alırım heykeli…”

Alay ediyor açıkça. Küstahlığını simsiyah sakalı bile gizleyemiyor. Sonradan burjuvaziliğini de… Motoruna atlayıp gidiveriyor öylece.

Gene şarkılar söylemeye devam olsun…

*Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni…

Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni…

Gitme gitme, gittiğin yollardan dönülmez geri

Gitme gitme , el olursun sevdiğim incitir beni

Sonra… Günlük oyalanmaları, çevirileri, yazıları devam olsun. Lale. Yazar Lale. Daha çok içine kaçan bir kadın. Gözlerinde tren yolları. Yüreğinde kuşlar. Bir düşünüyor, iki düşünüyor… Romanları, öykülerin aşkları ve Lale. Görüyor her şeyi orada; ama konuşmuyor. Yalan diye bir şey yok galiba! Anlamaya başlıyor. Ama zamanla….

Saniyeler, dakikalar, saatler

Günler, aylar, yıllar

Takvim yaprakları birbiri ardına. Lale’nin inandıkları da birbiri ardına… Şeye benziyor bu. Devrim inancına sanki… Sosyalizmin çökmesi. Ve gençliği. Ve geriye. Uğruna direndikleri; kaptanla birlikte… meydanlarda, sokaklarda. Beyoğlu’ndaki o ufacık evde…Çıplak sarı bir ampul ışığında bir gaz sobası eşliğinde. Düşledikleri dünya. Eşit insanlar. Haklar. Daha iyisi için. Pankartlarla, dövizlerle, afişlerle, sloganlarla. Hele o “Mayıs”! Ne kadar gerçek. Ne denli umut. Bir o kadar gözyaşı. Küskünlük aslında. Alandaydılar. Her şeye karşın.

Ama şimdi…. İnandıkları…özgürlük…her şey uçuveriyor. Sadece ürkek bir hayâl geriye. Tutsak fena halde şimdi. İnancından, düşüncesinden ötürü de tutsaktı, otuz yıl öncesi gibi. Ama kaptan vardı o zaman; gerçek bir kaptan hem de.

Heykel’i yoktu en azından…O günlerde….

Saniyeler, dakikalar, saatler

Günler, aylar, yıllar

*1980, Ezginin Günlüğü

Ve hayat artık. Görüyor ama hiç mi hiç konuşmuyor…

Ve hayat artık. Dinliyor ama ne bir söz ağzından….

Ve hayat artık. Bıkıyor bütün bunlardan.

Ve hayat yüreğinden, gözlerinden geçerken bir gün:

Ayıyor. Her nasılsa.

Konuşuyor “yeter artık. Çünkü sen kayboldun. Geri dönmen imkansız. Önce gerçeği söyle ve sonra yap istediğini…”

Lale de şaşırıyor. Kafası çok ağır çünkü.

Yeter artık; hiçbir şey eskisi gibi değil!! Lale’nin birinci çığlığı…

Yeter artık; aslında SEN hiç sevmedin ki!! Lale’nin ikinci çığlığı…

Çünkü ben kayboldum, geri dönmem imkansız!! Lale’nin üçüncü çığlığı….

Oturduğu yerden kalkıyor. Kalkmayı beceriyor. Daktilosunu kaldırıyor masasının üzerinden. Kaç günlük kimbilir geceliğini çıkarıyor üzerinden. Mor çiçekli uçuşan elbisesini geçiriveriyor hemen. Kolsuz ve v yakalı mini bir elbise. Bedeninden utanmıyor bu sefer. Zaman ve yaşam. Biriktirdiklerinden utanmıyor tuhaf bir şekilde. Ve hayat. Her şey böyleyken kalk diye fısıldıyor artık. Ve hayat canına tak etmişken git diyor artık. Duyuyor Lale. Her iki kulağına kaçan Su… Onu tıkamıyor artık. Nedense. Çünkü açılıveriyor birden kulakları… Kirli kopkoyu bir sıvı. Ötedeki denize akıyor öylece.

Şimdi telefon rehberine yöneliyor istemsiz. Eski tanıdıklara dair bir iki şey arıyor. Buluyor. İnce dudaklarında çarpık bir gülümseme. Günlerdir taramadığı saçını ellerinin arasına alıyor. Düğümlerini çözmeye başlıyor. Tarıyor… Tarıyor. Tarıyor. Taranmamışlığı. Önce topuz… Eline söyle bir sarıveriyor upuzunluğu. Ama sonra vazgeçiyor. Nedense. Açık kalsın. Dökülsün. Omzundan aşağıya. Çünkü… … İçinde sıra sıra trenler, yollar geçmiyor. Artık. Son durak. Valiz toplanmalı. Hayat uyandı çünkü. Biraz uzağında upuzun yeşil yollar. Güneşi üstünde tüten ayçiçek tarlaları.

Ve hey hayat yine… Önlemler, yasaklar. Hepsi siliniyor ardı ardına. Kendi kendine koyduğu ışıksızlık… Şu uyku hali…Sevgisizliğin boşluğu. Sessizliğin koynu. Tablo boşalıyor giderek…

Bahçe kapısından çıkıyor dışarıya. Kaçar gibi Lale. Anahtarını almıyor. Kapıları kilitlemek yok Kilitler fora! Karşı kıyıdaki Midilli’nin ışıkları yanıyor gözlerinde. Alacakaranlığın ortasında, dallarda zerdali çiçekleri ve rüzgâr. Uzunca zamandır gördüğü düş— kabus- . Esinti alıp götürüyor. Uzunca uzağa. Kanadıyla saçlarında huzur, ellerinde nergis kokusu. Lale kokusu. Çünkü eski bir sevdadır akıntıya karşı kürek. Eski bir sevdadır eski hayâlleri aramak. Ya da her neyse artık… Çözülüyor. Yumuşuyor. Ayakları çilek tarlasında. Yaban çileği kokusu. Yürüyor ardına bakmaksızın. Dilinde bir gençlik şarkısı; “şimdi ben oldum yeniden”… diyerek… Yürüyor. Omzunda küçük bir çanta. Heybemsi. Kasabaya iniyor ağır adımlarla. Oradan da… Kübalı bir grup gelmiş. Çok iyi jazz-latin çalıyorlamış. Eğlenceli olurmuş. Öyle söylendi telefonda.

Kasabadan biraz daha uzakta şimdi Lale. Arnavut kaldırımlı sokağı çoktan geride bırakıyor. Bir tarafında kavun tarlası bir tarafı beton sahil kent. Minibüs bekliyor.

Ne kadar uzun zaman oluyor bir araca binmeyeli, pencere kenarına oturmayalı. Camı açmayalı. Aracın hızıyla… rüzgârda saçları dağılmayalı. Hepsi oluveriyor şimdi. Minibüs şoförüyle bile… sohbet ediyor. Oysa ne kadar olmuştu…İçine kaçalı. Şimdiyse… neredeyse vahşi bir şeyler çıkıyor içinden, açık camlardan. Dışarıya kaçıp giden… Sadece giden… Keşfi aleme doğru. Gecikmiş de olsa…

Bazen eski defterleri açmaz mısın ya da sadece kapamaz mısın? Bir kitap kapağını kapar gibi… Bir pencereyi rüzgârdan kaçırır gibi…Ya da rüzgârı pencereden… Öylesine sade. Sorgulamanın yaprakları dökülüyor çünkü. Çıplak bir ağaç geriye. Yerde kurumuş, içine büzüşmüş yürekler. Sarmal ölgün ruhlar…Kapanan defterde hepsi şimdi. Defterse…Bir yangın yeri… Küllerinden doğamayacak kadar…

Yepyeni Lale Kabuk atmışlığın hazzında; duru şaşkınlığın keyfinde; tıpası açılan kulaklarının sesinde; yaban çileği kokan yüreğinin sarhoşluğunda. Ameliyattan yeni çıkmış sanki.

Heykel?

Bahçe kapısından çıkmadan önce duraladı… Ne dersin şimdi buna hayat?Ne dersin ha? Hayatın her duruma hakkı var mıydı?

Bodrum katında olmalıydı. Bütün alet edevatların içinde. Aklına ilk gelen o oldu nedense…

Sonra… Bembeyaz parçalar… Evin her köşesinde…Bir el, bir kol…bir pipo… bir bacak, bir ayak… Nicedir suskun balyoz da dayanamamış açmış ağzını artık. Bir burun, bir kulak… Yerlerde sürünen şapka kırıkları…Mağrur kırıklar… Tuzla buz olmuş dudaklar…Mühürlü dudaklar… Geriye…Mermer toz parçacıkları…Sadece…

Hey-kel…

İçimdeki sulara
İçimdeki sazlıklara
İçimdeki bataklıklara
Seni bırakıyorum*

Bırakıyor...Öylece... Başka bir ben’e...Huzurla... İnce dudaklarında hafif... haylaz... bir... gülümseme....

*Seni Bırakıyorum,Lale Müldür

Hiç yorum yok: