6 Eylül 2008 Cumartesi

BUDAPEŞTE


Tanıştık...birbirimizle...

Kendimi, gri-beyaz zerrecik bir sabun köpüğü gibi hissediyorum Budapeste--Deak Ferenc Ter metro çıkışında. Hani kimseye değmeden öylece havada süzülüveren; kalabalık içinde kimseye değmiyorum çünkü; kimse de bana değmiyor sanki... Ama sonra sonra vakti gelince birinin ya omzunda ya alnında ya da burnunda eriyip gidiveriyorum; kimse farkında olmuyor. Ben bile fark edemiyorum varlığımı. Karışmış gitmişim farklı bir coğrafyada. Görece zaman, görece mekan. Hafif, çok değil ama, bir yabancılaşma hissi. Bunu tanımıyorum ama böylesi anlamlandırmalı diyor iç sesim bana...

Şimdi tek başıma farklı bir coğrafyadayım; Macaristan'da. Budapeste'de... Yaklaşık olarak bir sene... Cok istedim bunu; şu anki kariyerim icin gercekten bir sıçrama olacağına inandığım Kadın Çalışmaları(Gender Studies) okumak için... Uzun ve biraz da yorucu bir süreçten sonra... işte Budapeşte'deyim; yurt odamda, karşımda sarı ışıklarıyla önümde uzanan tren yolu...Yarım saatte bir geçen trenin kulaklarımda bıraktığı o eski gürültülü ses; sinir bozucu değil ama. Daha çok eski Türk filmlerini andıran bir sey; belki bir "Selamsız Bandosu gibi... Belki de içinden tren geçen Mungan öyküleri gibi...

Bugün tanıştım şehirle; Budapeste'yle... Sevdik birbirimizi galiba. En azından gözlerimin ve ayaklarımın şehri sevdiği kesin. Yüreğimin de bazilikalar ve kiliselerde çağladığı... St. Stephen'da bir düğüne şahit olduğu... Matyas Kilisesi'ne yarım saat hiç durmaksızın bakakaldığı... Jozef Atilla -Nador caddesi üzerinde okuyacağı üniversite adını ve kapısını görünce heyecanlandığı... Operett adlı küçük sevimli hediye dükkanında nedense her zaman olduğu gibi Venedik maskelerine... Sonra Macar bez bebeklerine düşkünlüğü, Beyoğlu İstiklal Caddesinin eski, ama gerçekten eski ve tadında, Markiz'ine çok benzer bir pastahanenin limonlu çikolatalı ev yapımı dondurmasına bayıldığı ve sonra onca saat yürümekten gerçek anlamda bayıldığı için Tuna'nın, evet çamurluymuş doğru, kenarında ayakkabılarını çıkararak ayaklarını sanki ilk kez görüyormusçasına oynatıp serin sularda dinlendirdiği... Orada kitap okuduğu...Sonra aynı şekilde geri yürüyüp, arada dayanamayıp gene ara sokaklara girip çıktığı, renkli kiremit, özellikle koyu kırmızı, damlı evleri, arada grifit- gotik binaları seyre daldığı... Nihayet, geldiği yönden yurduna doğru metroya bindiği ve en son da alışveriş yaparak yurt odasının yolunu tuttuğu... İşte yüreğimin "niçin bu denli heyecanlısın daha zamanın var" demesine karşı böylesine çağladığı; ama Kale Bölgesi'ne de yakında, çok yakında dediği; yorgun bir göz kırptığı...

Bugün tanıştım şehirle; Budapeşte'yle. Biraz kasvetli...Ama sevdik birbirimizi galiba...

Hiç yorum yok: