1 Kasım 2008 Cumartesi

HUMPHREY'NİN ANNESİ

Penelope Mortimer

1927’nin Mayıs ayında, ileride Humphrey’nin annesi olacak kız – yeni moda kısa kesilmiş saçlarıyla, gamzeli dizleriyle– Cambridge yakınlarında bir baloya götürüldü. Kavalyesi, Jimmy Campbell adında zengin bir toprak sahibiydi. Humphrey’nin annesi, Jimmy’nin elinden, hukuk okuduğunu ve adının Tristram Coots olduğunu söyleyen sarışın bir oğlan tarafından “Affedersiniz,” diye alındı. Tristram, kendisini dimdik, derli bir toplu havayla çarliston yapmaya bıraktı ama solgun mavi gözleriyle kıza sürekli bakmaktan hiç vazgeçmedi. Bu bakışta kızın kanını kaynatan şehvetli, neredeyse hayvani bir şey vardı. Kız , acemice dans etmeye başladı, eskisi kadar konuşmaz oldu. Oğlan çok rahat bir şekilde biraz hava almayı teklif edince, kız saçlarını hafifçe okşadı, sağa sola baktı; kurtarılmayı isteyip istemediğinden pek emin değildi. Oğlan, kızın elini kavrayarak şişeden mantar çeker gibi onu hızla terasa çıkardı.

“Ah!” diye ciyakladı Humphrey’nin annesi, bükülmüş kolunu tutup somurtarak. Kız artık o bakışı göremiyordu. Oğlan, kilise korosundaki masum bir çocuk kadar kadar sarışın ve zarifti. “Pekâlâ,” dedi kız yumuşayarak, “seni bağışlıyorum.”

Gece hava sıcaktı. Kolalı gömlek kolları ve şifon parçaları çimenlikte bir yanıp bir sönüyordu; fidanlıkta sevişenler vardı, iğne yapraklarının üzerine şampanyalar dökülmüştü, söğütlerin altında kayıklar gıcırdayarak gidiyordu. “Ah, leylaklar!” diye mırıldandı Humphrey’nin annesi ve taftanın dikişlerini zorlayarak leylak kokularını içine çekti. Tristram kolunu onun beline doladı. Daha koyu gölgeliklere doğru rahat adımlarla ilerlediler. Kız, ona Cracker adlı midillisini ve Patch adlı Labrador köpeğini anlattı. Oğlan, kızın elini tutarak onu alçak dalların altından geçirdi, daha da derinlere, karanlıkların içine götürdü.

Kız kıkırdamayı kesemiyordu.

“Nereye gidiyoruz? Hiçbir şey göremiyorum! Tristram... !”

“Sana bir şey göstermek istiyorum.”

“Ne? Nerede? Tristram... !”

Sendeleyerek bir açıklığa çıktılar: Birkaç ağaç kütüğü, talaşlar ve kıymıklar. Tristram oturdu, kravatını çözmeye başladı.

Kız dikişlerin içine sıkışmıştı, iki büklüm olmuştu, soluğu kesilmişti.

“Peki, ne göstermek istiyorsun bana ?”

Oğlan eliyle hafifçe yere vurdu.

“Ah, peki öyleyse! Ama gerçekten... !” Kız yere oturdu, dikişlerin kendisini son kez sıkıştırmasına güçlükle dayandı, kendisine çeki düzen verdi. Tristram smokinini çıkardı, katlayıp kesilmiş bir ağacın üzerine koydu.

“Pantolonun askılarını gerçekten çok beğendim,”dedi kız hayranlıkla.

Bir de baktı ki ırzına geçiliyor. Tristram genç bir boğa kadar güçlüydü; aynı ölçüde ne yaptığnı bilir ve paldır küldürdü. Taftayı, Krepdeşin’i, jartiyeri yırttı; kuvvetli solumalar, iniltiler ve her türlü acı çekme belirtisiyle kızın bekâretini deldi geçti. Kızın ilk debelenmelerini, çığlıklarını durduran da bu oldu. Kız, annesinden, cinselliğin zevkle uzaktan yakından hiç ilişkisi bulunmadığını biliyordu, ama Tristram gerçekten acı çekiyormuş gibi görünüyordu. “Tamam, tamam...” diye mırıldandı kız, oğlanın ileri geri gidip gelen başını okşayarak,”Şşş.... tamam tamam....” Oğlan gümbür gümbür gidiyordu. Kız çok rahatsızdı ve bunun uzun sürmeyeceğini umuyordu. Oğlan ızdırap dolu son bir inleyişle kızın üzerine yığıldı.

“Sen iyi misin?” diye sordu kız endişeyle.

Derinlerden gelen bir inleme.

“Senin için sakıncası yoksa ... Çok ağırsın...”

Oğlan yuvarlanıp biraz uzaklaştı, hareketsiz yattı. Kız ıslak külotunu çekti, çoraplarını düzeltmeye çalıştı.

Oğlan, başını güçlükle oynattı, kızın farkına vardı.

“Aman Tanrım, hiçbir şey kullanmadık.”

“Kullanmadık mı?”

“Ne demek istediğimi biliyorsun.”

“Ah. Ah evet. Elbette.”

“Karnın şişmeyecek değil mi?”

“Ah hayır. Kesinlikle.”

Tristram, eve sık sık gidip gelen bir ziyaretçi haline geldi; kızın ailesi tarafından da onaylanıyordu; içi krema dolu yuvarlak pastaları ikram etmekte de ustaydı. Ara sıra eski dersahanede sevişiyorlardı; bir keresinde de – özel bir zevkle hatırladıkları – ahırda sevişmişlerdi. Humphrey’nin annesi, Ekim ayı geldiğinde şaşkınlık içinde hamile olduğunu fark etti. Tristram gönülsüzce evlenmeyi önerdi. Nihai amacı Parlamento’ya girmek olsa da, yakın gelecekte umabileceği en fazla şey arada bir bakacağı davalar ve babasından alacağı ek cep harçlıklarıydı. Bu, kız için güç olacaktı ama Tristram başka bir seçenek bulunduğunu zannetmiyordu. Humphrey’nin annesi ona sevgi dolu bir öpücük kondurdu; Cracker’ı eğerledi ve Jimmy Campbelllar’a doğru yola koyuldu.

Humphrey’nin annesiyle Jimmy 1927’de, Bütün Azizler Günü’nde köyün kilisesinde evlendiler. Genç gelin tombuldu ve ışık saçıyordu, damat da gururlu görünüyordu. Onları minnettarlık yağmuruna tutarak konfeti atan ilk kişi Tristram oldu. Humphrey tam gününde; 1928 ‘in Mart ayında doğdu. Jimmy Campbell’ın aklı karıştıysa da bir şey söylemedi. Humphrey’nin annesi, birkaç saat panik ve umutsuzluk yaşadıktan sonra kıkırdamalarına ve gamzelerine tekrar kavuştu.

İki yıl sonra, kocasının av etinden yapılmış çorbasını höpürdeterek içmesine sinirlendiği bir anda Humphrey’nin annesi şöyle dedi: “Humphrey hakkında, canım, senden değil, biliyorsun.”

“Benden olduğunu hiç düşünmedim ki, ” dedi Jimmy.

“Demek istiyorsun ki – biliyordun?

Jimmy çorbasını höpürdetti. “Bir şeyi eksik. Biraz daha tuz. Birkaç damla meyve şarabı. Bir şey işte. Aşçıyla bir konuş, tamam mı?”

Onun evliliği böyleydi işte.

Humphrey, Tristram Coots’un hık demiş burnundan düşmüştü – ince yapılı ama dayanıklıydı, dik kesilmiş sarı şaçlarıyla gök mavisi gözleri vardı. Yaradılışı Jimmy Campbell’ınkine benziyordu. Annesine bir benzerliği varsa da, bunu hiç kimse fark etmemişti çünkü Jimmy dışında hiç kimse Humphrey’nin annesinin yaradılışının ne olduğunu bilmiyordu, o zamana kadar Jimmy de bunu unutmuştu.

On sekizinci yaş gününü izleyen yaz, Humphrey orduya katılmak üzere okulu terk etti. Evdeki son gecesinde Jimmy’nin çalışma odasına çağrıldı: Doldurulmuş balıklar, doldurulmuş tilkiler, duvarlara asılmış yıllanmış postlar, bunların tümü ona çok aşina şeylerdi.

“Ah, oğlum. Seninle bir şey konuşmak istiyorum. Bir puro al”.

“Teşekkür ederim, Baba.”

“Her şey yolunda mı?”

“Yolunda.”

“İyi. İyi.” Jimmy, koltuğun oturulacak yerinden ekmek kırıntılarını süpürürken bir suskunluk oldu, yastığı şişirdi. Sonunda oturdu, gürültüyle burnunu temizledi, bıyıklarını sildi. “Seninle bir şey konuşmak istiyordum.”

“Evet , Baba.”

“Biraz düşündüm de. Bundan hoşlandığımı söyleyemem. Bacak kadar çocuk olduğundan bu yana çok uzun zaman geçmedi, biliyorsun.”

Humphrey bekledi.

“Senin için çok büyük bir şans, bu Ordu. Bir puro al. Ah, almışsın zaten. Pekâlâ, şimdi. Gerçek şu ki.” Jimmy burada kalakaldı.

“Evet, Baba?”

“Annen – annenle ben. Gerçekten, kahrolası zor bir iş.”

Demek mesele buydu. “Ah,” diye mırıldandı Humphrey.“ Üzüldüm.” “Sustuk, anlıyorsun ya. Hiçbir zaman tartışmadık. Tartışmak için bir neden de yoktu.”

“Elbette.”

“İşte, sen vardın. Elimizden geleni yaptık. Gerçek şu ki.” Durdu ve boş gözlerle Humphrey’e baktı.

“Devam et, Baba.”

“Anlatmak istediğimin tümü bu oğlum! Bu işte!” Jimmy, koltuğun koluna bir zafer edasıyla vurdu. “Benim değilsin. Sen.”

Bu kez Humphrey boş bakışlarla babasına baktı.

“Bunu daha fazla taşıyamazdım. Bir terslik vardı. Ne olduğunu bilmiyorum. Kadınca bir şey. İşte, böyle.”

“Tanrı aşkına, Baba, sen neden bahsediyorsun?”

“Kahretsin, yeterince açık konuşmuyor muyum? Onunla evlendiğimde beş ay geçmişti!”

Jimmy’nin gürültülü soluk alıp verişleri, saatin ölçülü tiktakları, birinin karo kaplı koridorda şap şap yürüyüşleri, kapanan bir kapının sesi. Humphrey boş boş baktı.

“Sen... benim babam değil misin?”

“Geçen onca yıldan sonra böyle düşünmeye başladım.” Neredeyse duyulamaz bir mırıldanma: “Seni çok severim, biliyorsun...” Birdenbire canlanarak: “Haydi bir şeyler içelim, ha?” Hızla içki masasına doğru gitti. “Bu kahrolası kız da bardakları hiçbir zaman iyice temizlemiyor.” Jimmy bardakları temizleyip parlatırken bir sessizlik oldu.

Uzun bir suskunluktan sonra Humphrey boğazını temizledi. “Kim o... kimdi? “ diye sordu.

Jimmy bardakları birer birer kaldırıp gözlerini kısarak bakıyordu: “Ha? Ah! Coots adında biri.”

“O kişi yaşıyor mu?

“En ufak bir fikrim yok.” Jimmy kendini bir şeyler yaparak meşgul etti, sustu, sonra sert bir şekilde ekledi: “Orduya katılıyorsun. Bunları bilmeye hakkın var. Kan meselesi falan. Tehlikeli olabilir.”

“Anlıyorum.” dedi Humphrey hiç bir şey anlamayarak. Başı elleri arasına düştü, parmakları kafasının derisine battı; içkinin guluk guluk sesini, soda sifonunun iki keskin fıs sesini, buz küplerinin şakırtısını duydu. Önemli bir şey olmuştu; hiçbir şey olmamıştı. Her şeyin değişmesi gerekirdi; her şey aynıydı. Daha fazla şey bilmek istiyordu; hiçbir şey bilmek istemiyordu. Jimmy onun saçını okşadığında Humphrey başını kendiliğinden öne eğdi.

“Kahretsin susmak çok daha kolay. Bak söylüyorum sana.”

“Evet, Baba.”

“Şey —“ Koltuk gıcırdadı. Uzun, ferah bir iç çekiş. “Bunu böylece bırakalım, tamam mı? Yedi mahalleye duyurmanın bir anlamı yok.”

“Hayır, sanırım yok.”

Jimmy, ümit verici bir sesle güldü: “Anneni kimin becerdiğinin ne önemi var? Sen, hayatın boyunca hep bir Campbell oldun.”

“Biliyorum...” Humphrey’nin yüzü buruştu. Yüzünü ellerinin arkasına sakladı.

“Oooo! Ben de senin daha cesur biri olduğunu sanırdım!” Hızlı hızlı solup alıp vererek, bıyığı ve kaşları titreyerek Jimmy yerinden zorla kalktı, odanın bir tarafından diğer tarafına uzun adımlarla yürüdü, birden döndü. “Kahrolası bir hakaret bu! Bunu hiç düşündün mü?”

“Hakaret mi? diye sordu Humphrey inanmaz bir havayla.

“Birinci sınıf bir eğitim – karşılayabildiğimin en iyisi. Yapabildiğim her şeyi yaptım, kahretsin. Oğlumsun ve mirasçımsın. Bu, benim için çok önemli.”

“Bunu biliyorum, Baba. Sevgili Tanrım, ben—“

“Şimdi de kalkıp Coots’un baban olduğunu düşüneceksin, değil mi? Bir kez sana baktı mı? Bir kuruş ödedi mi?”

“Elbette hayır! Öyle demek istemedim.... Üzgünüm.... Lütfen, Baba....”

Jimmy bir tür ses çıkardı. Bu, belki de alaylı bir sesti. Uzun süre sümkürdü, sonra döndü, mendilini cebinin çok derinlerine sokuşturdu.

“Doğru olmadığını düşündüğün hiçbir şey yapmanı istemem, biliyorsun.”

“Hayır, istemediğini biliyorum elbette.”

“Biraz can sıkıcı. Sağduyu, her şey gelip sonunda buna dayanıyor. Uyuyan yılanları uyandırmayalım, en iyisi, ha?”

“ Sen öyle düşünüyorsan.”

“Neden sorun çıkaralım? Annen için de kahrolası bir sıkıntı. Adil değil, ahbap. Hep dediğimiz gibi, haksızlık olur.”

“Demek istiyorsun ki – eskiden olduğu gibi devam mı edelim?

“Neden olmasın? En ufak bir şey bile fark etmez ki.”

“Sanırım etmez.”

“İyi. Bu konuyu burada kapatalım, tamam mı?”

Humphrey, pijamasının bir paçasını giymiş yatağında oturarak geleceği hayal etmeye çalıştı ama hayalinde canlandırabildiği tek şey geçmişti: Koyun ağılına giderken Jimmy’nin omzuna binmesi, biçerdöveri kullanırken Jimmy’nin kucağına oturması, – biraz içi kalkarak – ineklerin nasıl sağıldığını öğrenmesi, kürede değişik ülkelerin kendisine gösterilmesi, birçok ülkenin neden pembe renkte olduğunu ve neden bu kadar çok deniz olduğunu sorması. Humphrey, pijamasının bir paçasını giymiş, yatağında oturdu ve ağladı.

“Aklıma gelmişken,” dedi Jimmy karısının yanına güçlükle çıkarken, “Bilmesi gerekir diye düşündüm. Ona Coots’tan söz ettim.”

“Coots mu?” diye sordu Humphrey’nin annesi. “Onu tanıyor muyuz biz canım?

Kendisine hatırlatıldığında belli belirsiz bir sesle, “ Ah, evet. Çok tuhaf genç bir adam,” dedi ve sonra hafifçe kıkırdadı.

Çev: Deniz Gündoğan

Hiç yorum yok: